İlahiyat Önlisans Arapça Dersleri Hk.

AOF

Dr. Hüseyin GÜNDAY sunumu ile, Anadolu Üniversitesi İlahiyat Ön Lisans Bölümünde okutulan Arapça derslerine destek amaçlı, Okul müfredatına uygun olarak Okul kitapları üzerinden dersler verilmektedir.

Dersler, 21 EYLÜL 2013 – CUMARTESİ Günü başlayacaktır.

 Haftalık Program Cumartesi Pazar
Arapça 1. Sınıf 09.00 – 10.30 11.00 – 12.30
Arapça 2. Sınıf 11.00 – 12.30 09.00 – 10.30

Kur’an Oturumu Misafirleri

Bursa Diyanet Eğitim Merkezi Müdürü Yusuf Sarıkaya, konuşmacı olduğu Kur’an Oturumu Seminerine Gabon Cumhuriyeti ve Kabertay Balkar Özerk Bölgesinden Kur’an ağırlıklı hizmet içi eğitim almak için ülkemize gelen İmam ve Vaizlerle birlikte katıldırlar. 

 

 

Duyuru kategorisine gönderildi

DİN KÜLTÜRÜN NESİ OLUR? – Prof.Dr. Cağfer KARADAŞ

                                                                  Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Bolu  Abant İzzet Baysal Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dekanı

Ünlü İngiliz şair ve düşünürü T. S. Eliot’un (1888-1965) Sevim Kantarcıoğlu tarafından Kültür Üzerine Düşünceler adıyla tercüme edilip Kültür Bakanlığı Yayınları arasında çıkan (Ankara 1987) kitabının Türk kamuoyunda hak ettiği değeri bulduğunu söylemek zor. Yayınlanalı oldukça uzun bir süre geçmesine rağmen, kültür-din ilişkisine getirdiği yorumların hala taze ve geçerli olduğunu düşünüyorum. Bu çalışma ile Avrupa’nın kapısından içeri girme aşamasında olduğumuz şu günlerde bir Avrupalı düşünürün din ile kültür arasındaki ilişkiye yönelik düşüncelerinin birinci elden öğrenilmesi mümkündür.

Din-Kültür İlişkisi Nasıl Olmalı?

Eliot, “Kültürün Üç Anlamı” başlığı altında din-kültür ilişkisinin nasıl olması gerektiği ya da diğer bir deyişle “dinin kültürün nesi olduğu” sorularının cevabını aramaktadır. Bunun, yazarın vatanı olan İngiltere’de daha genel düşünürsek Avrupa’da bir sorun olduğu gibi Türkiye’de de aynı ölçekte ve nitelikte olmasa bile bir sorun olduğu açıktır. Çünkü bazı sorunlar vardır ki, bütün toplumları ilgilendirir. Öte yandan toplumların sorunları toplumu oluşturan fertlerin de sorunudur. Zaten “ferdin kültürü, içinde bulunduğu sınıfın ve toplumun kültüründen soyutlanamaz” (s.11). Din, hem fert hem de toplum hayatında belirleyici bir konumda bulunduğuna göre, her iki taraf (fert ve toplum) için de belirleyici unsur olması kaçınılmaz olmaktadır. Daha da ötesi kültür ve din bir birinden ayrı düşünülebilir mi? Eliot buna şöyle bir açıklık getirir: “Kültür ve dini bize iki ayrı kurum olarak aldırtan şey, Yunan ve Roma kültürlerinin Hıristiyanlığın etkisi altında kalarak yeni bir sentez oluşturmalarıdır. Bu karşılıklı etki öyle büyük olmuştur ki, hem etkilenen kültür hem de Hıristiyanlığın kendisi düşünce ve uygulamada çok değişmişlerdir” (s. 20). Bu noktadan hareketle “daha ileri gidip kültür dediğimiz şeyin ve dinin aynı şeyin farklı yönleri olup olmadıklarını da sorabiliriz” (s. 20) ifadesiyle kültür ile dini adeta bir bütünün iki parçası gibi düşünülmesinin mümkün olduğunu dile getirmekle birlikte, kitabının ilerleyen sayfalarında yer alan “Kültür ve dini aynı şeyin değişik yönleri olarak tanımlamak oldukça tehlikeli bir yaklaşımdır. Çünkü her iki kelimenin beraber kullanıldıkları zaman sahip oldukları anlam, tek başına kullanıldıkları zaman îma edebilecekleri anlamlara kayabilir” (s. 23) ifadesiyle bu şeklindeki yaklaşıma çekince koyar. Bununla birlikte kültür ile din arasında kuvvetli bir irtibatın olduğu da inkâr edilemez bir gerçektir. Nitekim onun “Kültür, aslında herhangi bir toplumun dininin vücut bulmuş bir şeklidir” (s. 20) cümlesi bu gerçeğin açık ve yalın ifadesidir. Kültür ile din arasındaki bu aynılık ve bütünlük, bizi kültür ile dinin bir ve aynı şey olduğunu kabul etmeye götürür. O hale geliriz ki, “Çoğunlukla dinimizi savunurken kültürümüzü veya kültürümüzü savunurken dinimizi savunuyor olmamız kaçınılmaz bir durum” (s. 80) olur. Çünkü kültürel bir unsur, asıl itibariyle ya dinin bir esasının kültüre dönüşmüş halidir ya da dinin varlığını sürdürmesinin şartıdır. Bu unsurun ihmali doğrudan ya da dolaylı olarak dinin ihmalini beraberinde getirir. Dinî bir esasın ihmali de o esastan beslenen kültürel unsurların ihmali anlamına gelir. Öte yandan dinin bazı kültürel unsurlara manevî koruma desteği sağladığı da göz ardı edilmemelidir. Sözgelimi musiki bir kültürel unsur olmasına rağmen başta Mevlevî tekkeleri olmak üzere birçok dini kurum onun gelişmesine, sürdürülmesine ve korunmasına önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Birçok bestekârın Mevlevî dedelerinden olması bu tespitin çarpıcı belgesidir.

Kültürel Çözülme ve Din

Dini kültürden bağımsız düşündüğümüzde, sözgelimi sanat faaliyetlerini kültürden tamamen ayrı gelişmeler olarak ele almamız gerekir ki, bu da toplum içinde iki ayrı kültür oluşmasına yol açar. Bu sadece bütünüyle kültürün parçalanmasına değil, söz konusu faaliyetlerin de kendi içinde düzey yitirmesine ve yoksullaşmasına neden olur. Nitekim Eliot “Estetik hassasiyet, dinî hassasiyetten ve dinî hassasiyet de estetik hassasiyetten koptuğu zaman fakirleşir” (s. 18) sözüyle, bu gerçeği tespit etmektedir. Bununla tabi ki dinin kontrolünde sanat yapmak öngörülmüş değildir. Burada ifade edilmek istenen husus, sanatın dinin hassasiyetlerine saygılı olmasıdır. Çünkü bütünüyle sanatın dinî sanat denilen bir yapıya indirgenmesi bu alanda yozlaşmaya ve tek tipleşmeye yol açar. Bunun aksi olan dini hassasiyetlerin göz ardı edilmesi veya dindarı rencide edecek bir sanat icrası da kültürel parçalanmayı veya yozlaşmayı beraberinde getirir.

Kültür ile dinin bir biriyle içi içe veya bir bütün olmaları, birinde meydana gelen gerileme ve çözülmenin diğerine de yansıması sonucunu doğurur. “Çünkü kültürün gelişimi ve bir kültür çok yüksek bir seviyeye eriştiği zaman uğrayacağı çözülme tehlikeleri hakkında söylediğim şeylerin dinin gelişimi için de geçerli olduğu gözden kaçmamalıdır” (s. 19). Bu tezine destek mahiyetinde şu örneği getirir: “Avrupa kültürünün Hıristiyanlık ortadan kalktıktan sonra yaşayacağına inanamıyorum. Bunu sadece Hıristiyan olduğum için değil, aynı zamanda sosyal biyoloji çalışmış bir kişi olarak da inanıyorum. Eğer Hıristiyanlık yok olursa bütün kültürümüz de yok olacaktır” (s. 135-136). Onu bu inanca ya da kanaate götüren “Birbirinden farklı kültürlere sahip olan toplumların kültürlerindeki ortak vasıfları yaratan hâkim güç, dindir” (s. 135) şeklindeki düşüncesidir. Aynı gerçek bizim toplumumuz için de geçerlidir. İslâmiyet’ten bağımsız bir Türk kültürü düşünmek ne kadar mümkündür? Sözgelimi dinî bayramlarımız ve Ramazan ayı, zaman kültürü itibariyle hala belirleyiciliğini devam ettirmektedir. Bu toprakların dinî bayramları başta Müslüman toplumların dinî bayramlarından farklı bize özgü ve kültürümüzün bir parçasıdır. Aynı şekilde camiler ve etrafında yer alan medrese, imaret, hamam, türbe gibi mekan kültürü unsurları da yine bize özgüdür.

Öte yandan kültürel çözülmenin toplumda farklılaşmadan kaynaklandığına vurgu yapan Eliot özellikle toplum içindeki ihtisaslaşmaya (branşlaşma/uzmanlaşma) dikkat çeker. Ona göre “Kültürel çözülme, kültürde ihtisaslaşmayı takip eden bir olgudur. Bir toplumun muzdarip olabileceği en köklü çözülme ihtisaslaşma ile olur” (s. 17). Çünkü keskin ihtisaslaşma, bir birinden bağımsız parçalı alanların oluşmasına yol açmaktadır. Diğer bir ifade ile ihtisaslaşma sonucu farklı bilim ve düşünce alanlarının oluşması, kaçınılmaz olarak bunun kültüre yansımasını beraberinde getirmektedir. Bu da sosyal ve kültürel alanda parçalanmaya gidilmesi anlamına gelmektedir. Kültür, barındırdığı unsurlar itibariyle parçalı bir yapı arz etse bile, parçalar arasındaki ahenk ve uyum birlikteliğin gerçekleşmesini ve sürdürülmesini temin eder. Hâlbuki günümüzde ihtisaslaşma, başka alanları hesaba katmaksızın çalışma ve araştırmayı öngörmekte veya en azından kendi alanına öncelik vermeyi hedeflemektedir. Dolayısıyla kültürün hedefi ile ihtisaslaşmanın hedefi, bir biri ile çatışır bir görüntü vermektedir. İki Kültür (Ankara 2001) adıyla tercüme edilip Tübitak Yayınları arasında çıkan kitabında C.P. Snow aynı tehlikeye vurgu yapar. Ona göre uzmanlaşmanın/ihtisaslaşmanın kültürel parçalanmaya yol açmasının nedeni, karşılıklı anlayışın oluşturulamaması ve her branş sahibinin diğerini küçük görmesi sonucunda disiplinler arasında katı ayrımların meydana getirilmiş olmasıdır. (s. 70-71) Böylelikle her uzman kendi alanının gücü ve önemini ön plana çıkarmak suretiyle diğer branşların ihmal edilmesine bilinçli veya bilinçsiz ön ayak olmakta ve hatta teşvik etmektedir. Ancak branşlaşmanın getirdiği kültürel parçalanma yavaş ve bir ölçüde gizli seyrettiğinde bunu fark etmek o kadar kolay da değildir. İşte bu noktada “Kültürel çözülme nasıl fark edilir?” sorusunu sormak gerekir. Bu soruya Eliot, kültürel çözülme, toplumda iki tabakanın apayrı kültürler oluşturacak hale gelmesiyle fark edilir (s. 17) şeklinde cevap verir. Diğer bir deyişle kültürlerde yozlaşmanın ya da çözülmenin göstergesi, kültür içinde veya kültürü taşıyan toplum içinde birbirinden bağımsız kültür alanlarının meydana gelmesi; bunun sonucunda da birbirinden kopuk ve hatta bir biri ile çatışan gruplaşmaların oluşmasıdır. Yukarıda geçen din ile estetik arasındaki kopukluk ve bağımsızlık da bunlardan biridir. Eğer sanat adamı veya sanatçı dediğimiz kişiler, toplumun kültürünün bir parçası olan dinden habersiz olur ve dinî hassasiyetleri görmezden gelirse, bu sanatçının hitap ettiği kesimin diğer kesim ile arasında kopukluk meydana gelmesi kaçınılmazdır. Bu durumda sanatçı toplumun sanatçısı değil toplum içinde belli bir kesimin sanatçısı olur.

Din-Kültür-Siyaset

Aynı şekilde siyaset alanında da kültürden bağımsız dini eksen alan veya hareket noktası kabul eden bölünmeler, kültürel çözülmeye ve yozlaşmaya neden olacak önemli gelişmelerdir. Sözgelimi, “din eksenli” siyaset ile “dine ya da dinî olana karşı olmak” şeklindeki siyasetin, siyaset kültürünü yozlaştırdığı açıktır. Bu durumun toplumda birbirinden bağımsız kültür bloklarının teşekkülüne meydan vermesi diğer bir deyişle kültürel parçalanmaya ve toplumda keskin kutuplaşmaların oluşmasına yol açması öngörülebilir bir durumdur. Anılan türden yaklaşımların devletler ve toplumlar için ne denli yıkıcı sonuçları doğurduğuna dair tarihte birçok örneği bulunmaktadır. Bir dini veya mezhebi resmi inanç haline getiren ve insanların bu resmi inanca uymalarını zorunlu gören her anlayış, kültürler arasında derin uçurumlar açılmasına neden olduğu tarih araştırmacılarının tespitidir. Sözgelimi Bizans’ın Kalkedon (Kadıköy) konsili kararlarına uymayan Ermenilere baskı yapması, Abbasi Halifesi Me’mun’un Mu’tezile mezhebi ilkelerine bütün halkı uymaya mecbur tutması bunun tipik örnekleridir. Bu gün Hıristiyan mezhepleri arasındaki derin uçurumlar John Nef’in Sanayileşmenin Kültür Temelleri (İstanbul 1980) adıyla Erol Güngör tarafından tercüme edilen eserinde ifade ettiği gibi, batılı kralların resmî din politikaları sebebiyle meydana gelen başta otuz yıl savaşları olmak üzere din savaşlarıdır. (s. 188).  Aynı şekilde Abbasî Halifesi Me’mun’un uygulamasının da Müslüman dünyada mezhepler arasındaki uçurumun derinleşmesine ve ciddî anlamda kültürel parçalanmaya ve yozlaşmaya neden olduğu ve bunun bugüne yansımalarının bulunduğu uzmanların malumudur. Hatta bazı tarih araştırmacıları, Abbasi Devletinin yıkılmasında onun bu resmi din politikasının büyük payının bulunduğu kanaati hakimdir. Nitekim Mehmet Akif, Osmanlı’nın son döneminde çözülme ve çökmeyi durdurmanın ve birlik ve bütünlüğü sağlamanın çaresi olarak “Müslüman unsurları İslam bağı ile gayr-ı Müslim unsurları da vatan bağı ile bağlamanın gerekliliğini” vurgulamaktadır. (Faruk K. Timurtaş, Mehmet Akif ve Cemiyetimiz, Ankara 1987, s. 137) Dikkat edilirse Akif’in bu önerisinde İslam dininin Müslüman unsurlar arasında kuvvetli bir bağ olduğu vurgusunun yanı sıra gayr-ı Müslim unsurlara karşı dini bir bağ öngörülmediği açıkça görülür. Çünkü onlara yönelik bir dini bağ öngörüsü dinî baskı anlamına gelir ki, bu zaten tasvip edilen bir husus değildir.

Sonuç olarak din ile kültür arasında bir birlik ve bütünlüğün olduğu açıktır. John Nef’in ifade ettiği gibi bütün sahalarda bir dereceye kadar maddi refaha sahip olmak şart ise de belli bir noktadan sonra maddî refah, toplum içinde bir kesimi kuvvetlendirirken diğerini zayıflatan bir rol oynamaktan öteye gitmediği bir gerçektir. Toplumlarda derin gelir uçurumlarının ve buna bağlı olarak refah düzeylerindeki açıklığın nedeni budur. Dolayısıyla toplumların manevî hayatına katkı sağlayan kültür unsurlarının etkilerini ve katkılarını rakam ve istatistikî yöntemlerle belirlemek mümkün değildir. Bunların varlığı, toplumda huzur ve sükûn ortamının bulunması ile; yokluğu da, derin anlaşmazlıkların ve huzursuzlukların varlığı ile bilinir. Toplumsal barış ve bütünlük, ekonomik ve bilimsel olduğu kadar manevî, ahlakî ve estetik kültür temellerine de dayanmaktadır (bk. s. 204).

Makale kategorisine gönderildi

Hz. Peygamber’in (sav) Hicreti ve İslâm Tarihindeki Yeri – Prof.Dr. Adem Apak

Prof. Dr. Adem APAK
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’den Medine’ye hicreti sıradan bir vatan değişikliği değil, özelde İslâm tarihinin, genelde de dünya tarihinin en mühim hadiselerinden birisidir. Dolayısıyla tarihteki bu hadisinin sebep ve neticelerinin bu önem dikkate alınarak ortaya konulması gerekir.

Hicret, terk etmek, ayrılmak, bir yerden bir yere gitmek anlamlarına gelir. Istılah anlamında ise Hz. Peygamber’in (sav) Mekke’den Medine’ye göç etmesi demektir. Hicret kavramı esasında bir kişinin veya toplumun kendi yurdunu terk ederek geçici bir süre için veya tamamen başka bir yeri yurt edinmesi anlamı vardır. Dolayısıyla ticarî veya turistik gayelerle gerçekleştirilen seyahatleri hicret kapsamına almak uygun olmaz. Zira muhacir kavramı esas olarak çeşitli sebeplerle yurdunu terk eden veya buna mecbur kalan insanlar için kullanılır. Bu sebeple hicret terimimin iltica ve sürgün kelimeleriyle yakın ilişkisi bulunur. Hicretin bu yönüne Kur’ânı- Kerim’de şu şekilde işaret edilmiştir:

“Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar öldürüldüler. Andolsun ki, ben onların kötülüklerini örteceğim ve altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım”.[1]

Hicret gerçekte Allah’ın dinini insanlara bildirmekle görevli olan peygamberlerin ortak sünnetidir. Nitekim Hz. Peygamber’den (sav) önceki Allah elçilerinin büyük bir kısmı da dinlerini yaymak için yurtlarını terk etmek durumunda kalmışlardır. Rasûl-i Ekrem’in (sav) de zamanı geldiğinde kavminin kendisini yalanlaması sebebiyle yurdunu terk edip hicret etmek zorunda kalacağı ilk vahiy aldığı günlerde Varaka b. Nevfel tarafından kendisine haber verilmiştir.[2]

Hz. Peygamber (sav) 12 yıl boyunca tüm gayretlerine rağmen Mekke’de Müslümanları hakim duruma getirememişti. Üstelik müşrikler her türlü baskı ve şiddet uygulamak sûretiyle ilk Müslümanlar için Mekke’yi yaşanmaz hale getirmişler, bunun sonucunda onlardan önemli bir kısmı yurtlarını terk ederek Habeşistan’a sığınmak zorunda kalmışlardır. Rasûlüllah (sav) ise yanında kalan az sayıdaki Müslümanla birlikte Mekke müşriklerinin işkencelerine katlanmaya devam etmiş, bu süreçte, hem Müslümanlar için kalıcı bir göç yurdu bulmak, hem de daveti adına siyasî destekçiler kazanmak ümidiyle Mekke’ye gelen yabancı kabile mensuplarıyla görüşmüştür. Allah Rasûlü (sav) bununla da iktifâ etmeyip destek talebi için bizzat Taif’e gitmiş, ancak onlardan beklediğini ilgiyi bulamamıştır.

Rasûl-i Ekrem (sav), sonuçsuz kalan tüm bu girişimlerine rağmen yılmadı ve Mekke’ye gelen yabancı kabile mensuplarını İslâm’a çağırmaya devam etti. Onun davetine tek ve gönülden cevap Medine’den geldi. Şehrin Arap sakinleri olan Evs ve Hazrecliler, Hz.Peygamber’i (sav) her şartta destekleyeceklerini açıkladılar. Bunun sonucunda Medine, Müslümanlar için hedef merkez olarak belirlenmiş oldu. Bundan sonra atılacak ilk adım, Medine’deki hareketi daha da kuvvetli hale getirmek için Mekke’de kalan zulüm ve baskı altındaki Müslümanları Medine’ye ulaştırmak, bu sayede Arap yarımadasının iki büyük merkezi olan Mekke ve Medine’nin Müslüman Araplarını birleştirmekti. Hz. Peygamber (sav) bunu sağlamak maksadıyla Kureyşli Müslümanları yeni merkez seçilen Medine’ye hicrete teşvik etti. O kadar ki, hapsedilenler ve engellenenler ile Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ali dışında ilk Müslümanların tamamı Hz. Peygamber’den (sav) önce Medine’ye hicret etmişlerdi.[3] Muhâcirler, göçleri sebebiyle bir taraftan Kureyş müşriklerinin baskılarından kurtulup hürriyetlerine kavuşurlarken, diğer taraftan da Medine’de kurulması düşünülen Müslüman birliğinin Kureyş kanadını oluşturmuşlardır. Mekke ve Medine Müslümanlarından teşekkül eden bu siyasî birlik, daha sonra Ensâr-Muhâcir kardeşliği şeklinde dinî bir dayanışma ve bütünleşmeye dönüşecek, İslâm ümmetinin ilk çekirdeğini oluşturacaktır.

Diğer taraftan Müslümanların gruplar halinde Yesrib’e göç ettiklerine şahit olan Mekke müşrikleri, Hz. Muhammed’in (sav) de yakında ora­ya giderek kendilerine karşı güç oluşturacağından endişe duymaya başladılar. Bu meselenin hal çaresini bulmak için toplandıkları Dârünnedve’de yaptıkları görüşmeler sonucunda Rasûlüllah’ı (sav) ortadan kaldırmaya karar verdiler. Yapılan plana göre Kureyş’in her kabilesinden bir kişinin katılacağı suikast ekibi oluşturulacak, onlar da hep birlikte Allah Rasûlü’ne (sav) saldırarak onu öldüreceklerdi. Planları gerçekleşirse Hâşimoğulları bütün kabilelere karşı kan davasına girişemeyeceği için diyete razı olmaktan başka bir çare de bulamayacak, böylece Kureyş’in bu önemli meselesi de çözülmüş olacaktı.

Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bu teşebbüsü şu şekilde dile getirilir:

“Bir zaman o kâfirler seni ya bağlayıp hapsetmeleri, ya öldürmeleri, ya da Mekke’den çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar sana tuzak kurarlarken, Allah da onlara karşılık veriyordu. Allah tuzak Kuranlara karşılık verenlerin en hayırlısıdır”.[4]

Müşriklerin suikast kararından vahiy yoluyla haberdar olan Allah Rasûlü (sav),  Ebû Be­kir ile daha önceden kararlaştırdıkları hicret planını uygulamaya koydu. Bunun için derhal yol arkadaşının evine giderek hareket vaktinin geldiğini bildirdi. Hz. Ebû Bekir yolculuk için hazırladığı develeri daha önce anlaştıkları Abdullah b. Uraykıt isimli kılavuza teslim etti ve onunla üç gün sonra Serv mağarasının önünde buluşmak üzere sözleşti.[5] Hicret haberini yol arkadaşına ileten Hz. Peygamber (sav) tekrar evine dönerek yeğeni Hz. Ali’yi çağırdı. Yanında bulunan emanetleri teslim ettikten sonra ondan kendi yatağına yatmasını istedi. Bütün işlerini tamamladıktan sonra, gece vaktinde kendisini öldürmek için bekleyen müşriklerin arasından yürüyerek evinden ayrıldı. Hz. Ebû Bekir ile buluşmasının ardında Sevr dağına doğru hareket etti.[6]

Hz. Peygamber’i (sav) bekleyen suikastçılar onun dışarı çıkmadığını fark edince hemen eve girip kendisi aradılar, ancak onun yatağında Hz. Ali’yi buldular. Ondan istedikleri bilgiye alamayınca bu defa Hz. Ebû Bekir’in evine gittiler, fakat oradan da elleri boş döndüler.[7] Bunun üzerine aradıkları şahısların nereye gideceklerini tahmin ederek Mekke’yi Medine’ye bağlayan yol boyunca araştırmaya koyuldular. Halbuki, Hz. Peygamber (sav) ile Hz. Ebû Bekir Mekke’yi terk ettikten sonra onların tahmin ettikleri yöne gitmemişler, Medine yolunun ters istikametinde bulunan Sevr mağarasına gizlenmişlerdi.[8] Mekkeliler onları aradıkları istikamette bulamayınca şehrin diğer çıkışlarını da kontrol etmeye başladılar. Nihayet Sevr’in ağzına kadar geldiler fakat onları fark edemediler.[9] Kur’ân’da bu hadiseye şöyle değinilir:

“Muhammed’e yardım etmezseniz, bilin ki, inkar edenler onu Mekke’den çıkardıklarında mağarada bulunan iki kişiden biri olarak Allah ona yardım etmiştir. Arkadaşına ‘üzülme Allah bizimle beraberdir’ diyordu. Allah da ona güven vermiş, görmediğiniz askerlerle onu desteklemiş, inkâr edenlerin sözünü alçaltmıştır”.[10]

Medine yolcuları şehir sakinleşinceye kadar Sevr’de kaldılar. Bu esnada Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ onlara erzak taşıyor, oğlu Abdullah da gündüz Mekke’de olup bitenler hakkında kendilerine bilgi ulaştırıyordu.[11] Diğer taraftan Hz.Ebû Bekir’in azatlısı Âmir b. Füheyre ise koyunlarını mağara etrafında otlatmak sûretiyle de bir taraftan oraya gelip gidenlerin ayak izlerinin silinmesini sağlıyor, diğer taraftan da hayvanlardan elde ettiği sütü onlara ikram ediyordu.[12]

Sevr’deki bekleyişlerinin üçüncü gününde Hz. Ebû Bekir’in daha önce kendilerine kılavuzluk yapması için anlaştığı Abdullah b. Uraykıd develerle birlikte geldi. Seferin son hazırlıklar da tamamladıktan sonra Allah Rasûlü (sav) Hz. Ebû Bekir ile birlikte yanlarına Âmir b. Füheyre’yi de alıp Mekke-Medine yolunun bilinen güzergahından farklı bir rota takip ederek Yesrib’e doğru harekete geçtiler. (1 Rabîülevvel / 13 Eylül 622).[13]

Hz. Peygamber (sav) Mekkelilerin takibinden kurtulmuştu. Ancak onlar Mekke-Medine arasında bulunan kabilelere haber göndererek hicret yolcularının bulunması durumunda 100 deve ödül vereceklerini ilân ettiler. Bu amaçla harekete geçen ödül avcılarından Sürâka isimli bir savaşçı onları buldu. Ancak gerçekleştirdiği üç saldırıda da atının ayakları kuma saplandı. İçine düştüğü durumun fevkalâdeliğini anlayınca, Hz. Peygamber’den (sav) özür dileyerek yanlarından uzaklaştı. Sürâka dönüş yolunda da onları aramaya çıkan başka savaşçıları yanlış yönlendirerek onların kafileye ulaşmalarına engel olmuştur.[14]

Hz. Peygamber (sav) ile beraberindekiler, sekiz günlük bir yolcu­luktan sonra Yesrib’e bir saatlik mesa­fede bulunan Kubâ’ya ulaştılar.[15] Rasûl-i Ekrem (sav), Mekke’den gelecek Hz. Ali’yi ve diğer muhâcirleri beklemek üzere birkaç gün kal­dığı köyde bir mescid inşa ettirdi.[16] Kur’ân’da bu mescidden şöyle bahsedilir:

“Muhakkak ki bu mescid yapılırken takva ve tevhid temeli üzerine kurulmuş ve böyle devam edegelmiştir. Habibim burada senin namaz kılman çok doğru ve hayırlıdır. Burada temizliği seven Allah’tan korkan bir cemaat vardır. Allah da çok temiz ve faziletli olanları sever”.[17]

Allah Rasûlü (sav) Kubâ’daki görevini tamamladıktan sonra yanındakilerle birlikte 12 Rabîülevvel 1 (24 Eylül 622) Cuma günü Yesrib’e doğru hareket etti. Yol üzerinde bulunan Ranûnâ vadisinde ilk cuma hutbesini okudu ve cuma namazı kıldırdı.[18] Hz.Peygamber (sav), Kubâ’dan hareket etmeden önce Medine’de bulunan Neccâroğulları kabilesine mensup dayılarına haber göndermiş, kendisini karşılamasını istemişti. Bunun üzerine onlar da kılıçlarını kuşanarak şehrin dışında onu karşıladılar.[19]

Hz. Peygamber (sav) Yesrib’e ula­şınca şehir halkı tarafından büyük bir sevinç ve coşkuyla karşılandı. Müslümanlardan her biri Allah’ın elçisini kendi evinde misafir etmek istiyordu. Allah Rasûlü (sav) ise onlardan hiçbirini kırmamak için, devesinin çöktüğü en yakın evde konaklayacağını bildirdi. Deve Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evine yakın bir yerde durunca Rasûlüllah’ın (sav) ev sahibinin kimliği belli oldu.[20] Kısa süre sonra Hz. Peygamber (sav) ve Hz. Ebû Bekir’in Mekke’de kalan aileleri de şehre ulaşınca hicret tamamlandı.[21]

Mekke’den Medine’ye yapılan hicreti Müslümanlar için bir kaçış ve sığınma olarak görmemek gerekir. Esasında buraya göç, Müslümanların için nihaî hedef değil, daha uzak hedefler için bir başlangıçtır. Bu anlamıyla Medine’ye gerçekleştirilen hicret, daha önce yapılan Habeşistan hicretinden hem sebepleri, hem gerçekleşme şekli, hem de sonuçları itibariyle tamamen farklıdır. Her şeyden önce Habeşistan göçü, Mekke’de can güvenliği endişesi duyan bazı Müslümanların hayatlarını koruma amacıyla gerçekleştirdiği geçici bir çözümdü. Gidenlerin orayı yurt edinme gibi bir hedefleri de bulunmuyordu. Nitekim bir kısmı gitmelerinden kısa süre sonra dönmüş, geri kalanlar da şartlar uygun hale geldiğinde Yarımada’ya geri gelmişlerdir. Habeş muhâcirlerinin gittikleri ülkede dinlerini yayma misyonları da yoktu. Onlar Habeşlileri Müslüman yapmak bir tarafa, kendi aralarından Ubeydullah b. Cahş’ın Hıristiyanlığa geçtiğine şahit olmuşlardır. Bütün bunlara karşılık, Medine’ye göçte Müslümanlar için can güvenliği ve sığınma ihtiyacı talî derecede bir etkiye sahiptir. Buraya hicretteki esas gaye, Müslümanlar için huzur ve güven ortamını tesis etmek, davete daha uygun yeni bir merkez sağlamaktır. Daha açıkçası Medine, yeni bir millet (ümmet) ve yeni bir devletin kuruluş merkezi olarak seçilmiştir. Bu nedenledir ki Allah Rasûlü (sav) Akabe’deki ilk görüşmeden itibaren yaklaşık üç yıllık süren dinî ve siyasî nitelikli hazırlık dönemini tamamladıktan, özellikle de Medineliler ile II. Akabe biatını akdettikten sonra hicret sürecini başlatmış, en sonunda kendisi de Medine’ye gelmiştir.

Medine’ye hicretle birlikte İslâmî davet Mekke’de kazandığı dinî boyutun yanına siyasî boyutu da ilave etmiştir. Bundan sonra İslâm, mağdurların, mazlumların, muhalif kabul edilenlerin değil, hakim olanların ve yönetenlerin dini olacak, tebliğ artık devlet destekli olarak gerçekleştirilecektir. Bu durumda Allah Rasûlü’nün (sav), peygamberliğinden sonra siyasî niteliği de ortaya çıkacak ve o Medine şehir devletinin başkanı konumuna gelecektir. İşte bütün bunlar sebebiyle, gerek Hz. Peygamber’in (sav), gerekse diğer Müslümanların Medine’ye hicretini, Mekke’den bir kaçış, Medine’ye sığınma değil, daha koordineli dinî ve siyasî projenin başlangıcı, Mekke’ye daha şerefli dönüşün bir adımı olarak görmek daha doğru olur.

Hicret, Kureyşli Müslümanlar için baskıdan kurtulmayı, bağımsızlığı ve müşriklere karşı güvenli bir hayatı temin etmiş, Hz. Peygamber’e (sav) de Muâzzam bir tebliğ imkanı sağlamıştır. Mekke’de 13 yıldır gerçekleştirilemeyen ümmet bütünlüğü burada kurulabilmiş, bütün inananlar bir araya gelebilmişlerdir. Ayrıca Müslümanlar burada din düşmanlarıyla mücadele için uygun zemin ve şartlara kavuşmuşlar, yeni yurtlarında siyasal, kültürel ve ekonomik anlamda tam bağımsızlıklarına kavuşmuşlardır. Diğer taraftan hicret, Medineli Araplar açısından da büyük bir kazanım olmuştur. Her şeyden önce onlar, uzun yıllar süren ve iki kabileyi de yok olmanın eşiğine getiren Evs-Hazrec çatışmasından kurtularak birlik oluşturmuşlar; bu sayede Yahudîler karşısındaki konumlarını güçlü hale getirmişlerdir. Onların Medine’de teşkil ettikleri birliğe hicret neticesinde Kureyşli muhâcirler de eklenince, Müslümanlar şehirde Yahudîlere karşı büyük bir üstünlük elde etmişler, şehrin hakim unsuru haline gelmişlerdir.

Medeniyetlerin kurulmasında hicretin büyük etkisinin olduğu bir gerçektir. Dünyada meydana gelen büyük değişimlerin hicretle, yani zorunlu nedenlerle gerçekleşen göç hareketleriyle yakın ilişkisi bulunmaktadır. Dolayısıyla büyük medeniyetlerin doğuşu, büyük göç hareketleriyle ve göçmenler eliyle gerçekleştirilmiştir. Böyle olduğu içindir ki, ilkel (bedevî) bir topluluğun, yaşadığı yurdu bırakıp başka bir yere göç etmeden medenileşebildiğine dair tarihte örnek bulmak zordur, olsa da istisnaî mahiyettedir. Buradan hareketle Hz. Peygamber’in (sav) ve Müslümanların Mekke’den Medine’ye hicretini, yeni bir medeniyetin kuruluşunun ilk adımları olarak kabul etmek mümkündür.

 



[1]    Âl-i İmrân, 3/195.

[2]    Buhârî, Bedu’l-vahy 1;İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, es-Sîretü’n-Nebeviyye, (thk. Mustafa es-Sakkâ-İbrahim el-Ebyârî-Abdülhâfız Şelebî), I-IV, Beyrut ts., I, 252-254, 257.

[3]    İbn Hişâm, es-Sîre, II, 111-120; İbn Sa‘d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, I-VIII, Beyrut ts. (Dâru Sâdır), I, 227-228.

[4]    Enfâl, 8/ 30

[5]    Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45.

[6]    İbn Hişâm, es-Sîre, II, 124-126; İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 228.

[7]    İbn Hişâm, es-Sîre, II, 131-132.

[8]    Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45.

[9]    Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, I, (thk. Muhammed Hamidullah), Jerusalem, 1963, I, 260-261.

[10] Tevbe, 9/40.

[11] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45.

[12] Belâzürî, Ensâb, I, 194, 260.

[13] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 130-133: İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 228-229.

[14] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 45; İbn Hişâm, es-Sîre, II, 134-135.

[15] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 136-138; İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 227-233.

[16] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 139-140; Belâzürî, Ensâb, I, 263-264.

[17] Tevbe, 9/108.

[18] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 138-139.

[19] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 46.

[20] İbn Hişâm, es-Sîre, II, 139-141; İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 235-237.

[21] Belâzürî, Ensâb, I, 269-270.

Makale kategorisine gönderildi

Eleştirinin Sınırı – Ali Bulaç

ELEŞTİRİNİN SINIRI

Son 90 yılımız genel entelektüel hayat, İslami tefekkür ve ilimler bakımından yoksul bir dönem sayılır. Sovyet Rusya nasıl büyük entelektüel yetiştirmediyse Cumhuriyet de yetiştirmedi.

Rusların dünyaya armağan ettikleri büyük romancılar, mesela Dostoyevski ve Tolstoy, Çarlık Rusya zamanında yetişmişlerdi. Bizim bugünkü tefekkür ve ilmî hayatımız, Meşrutiyet dönemine göre hayli zayıf sayılır.

Bunları yazmamın sebebi çok az sayıda mütefekkirimiz ve alimimiz varken, bunları da yıpratmak üzere elimizden gelen her gayreti göstermemizdir. Birçok görüşlerini ve çalışma tarzlarını eleştirsek bile, bu ülkenin manevî, fikrî ve sosyal hayatında olumlu rol oynayan zatlar vardır. Fethullah Gülen Hocaefendi, Hayrettin Karaman Hoca, rahmetli Esat Coşan Hocaefendi, Mahmut Hocaefendi, Erbakan Hoca vs. Bunların her birinin kendi mecrasında yaptıkları hizmetler var. Hayat tek boyutlu değildir; insanların mizaçları, meşrep ve tarzları birbirinden farklıdır. Tarihte tarikatlar, insanları kendi kabiliyet ve meşreplerine göre toplumsallaştırmış, dinî hayatın yaşanmasını sağlamışlardır.

Bu zatların hatt-ı hareketlerini eleştirebiliriz. Ama insafı, hakkaniyeti, edebi, hak ve hukuka riayeti elden bırakmamak lazım. Allah’ın Rasulü (sas) hariç herkes eleştirilebilir. Ama eleştiride doğru bilgi, isnat edilmiş niyetlere dayalı hüküm bina etmek ve kaba, mütecaviz ve itici üsluptan kaçınmak lazım.

Son zamanlarda yeni çıkan bir dergide beni de bir olaya şahit göstererek ülkemizin önemli ilim ve fikir adamlarımızdan Hayrettin Karaman Hoca’ya hak ve hukuk sınırlarını aşan saldırılar yapılmakta, ona aslı astarı olmayan isnatlarda bulunulmaktadır. Hayrettin Hoca, Yeni Şafak’ta bu saldırılara 13, 20 ve 24 Şubat 2009 tarihli yazılarında cevap verdi. Meselenin aslı şudur:

7-8 Haziran 1994′te Bursa’da KURAV (Kur’an Araştırmaları Vakfı), tarafından bir sempozyum düzenlenmişti. Basına ve halka kapalı yapılan sempozyumda, bir ilahiyatçı vahy ile ilgili oryantalistlerin bilinen görüşlerini sıraladıktan sonra, her insanın vahy benzeri şeyler yazabileceğini, hatta kendisinin kur’an yazmakta olduğunu iddia etti. Katılımcıların bir kısmı hayret etti, bir kısmı tevbe istiğfar etti, bir kısmı da gülüp geçti. Müzakerelere sıra geldiğinde Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu hocalar ağırbaşlı bir üslupla bu saçma sapan şeylere cevap verdiler. Bu konuda verilen cevapları ve benim de müzakereler sırasında serdettiğim görüşleri merak edenler KURAV’ın sempozyumun tebliğleri ve müzakereleri toplayıp yayımladığı kitaba bakabilir. Hepimizin söyledikleri kelimesi kelimesine orada yer almaktadır.

Benim bir mecliste anlattığım, Hayrettin Karaman ve Bekir Topaloğlu hocaların cevap vermedikleri değil, Bekir Topaloğlu’nun konuyla ilgili anlattığı ve esasında bu abuk sabuk iddialara en güzel cevap teşkil eden bir Temel fıkrasıydı. Herkesi kırıp geçiren fıkra taşı tam gediğine koyuyordu. Fakat iki değerli hocamız elbette ağırbaşlılıklarını koruyarak fikirlerini dile getirdiler, yanlış görüşleri eleştirdiler.

Yıllardan beri Hayrettin Karaman Hoca’yı eleştiren Ali Nar’ın bulunduğu bir mecliste benim anlattığım da budur. Nitekim sempozyumun yayımlanan metni her şeyi ortaya koymaktadır, ayrıca benim şehadetime gerek yoktur, ben de şahit olmadığım bir şeyi anlatamam.

Eleştiri herkesin hakkıdır. Eleştiride adaletten şaşmamalı. Hak ve hukuk sınırlarının aşıldığı dergide dikkatimi çeken bir husus “Reformcuların son hedefi: Kur’an” başlığı altında Tayyar Altıkulaç Hoca’nın da hedef tahtasına yerleştirilmiş olmasıdır. Benim yakından bildiğim ise tam aksine, Yemen’de bulunmuş bazı nüshalardan hareketle Kur’an’a şüphe düşürmek isteyen oryantalistlere karşı Altıkulaç Hoca büyük bir gayretle cevap hazırlamaya çalışmaktadır. Ya bu konuda bilgi eksikliği vardır veya başka bir sebep söz konusudur.

Eleştiriden murat üzüm yemek olmalıdır. Aksine olursa kişisel husumetlere, gruplar ve cemaatler arasında fitne ve tefrikaya yol açar. Bu ise Allah’ın murat ettiği netice değildir.

a.bulac@zaman.com.tr

(Yazı Zaman Gazetesi’nin 23 Şubat 2009 tarihli sayısında yayımlanmıştır.)

http://www.zaman.com.tr/columnistDetail_getNewsById.action?newsId=818253

Makale kategorisine gönderildi

Güncel Fıkhî Konular

Yrd.Doç.Dr. M. Salih KUMAŞ‘ın sunumu ile 13 Aralık 2011 Saat, 19.00′da gerçekleştirilen seminerde “Bir Mezhebe tabi olmak dini bir zorunluluk musur?”  konusu işlenecektir.

Genel kategorisine gönderildi