İnhisarcı Yaklaşımın Sünnetin Anlaşılmasında Ortaya Çıkardığı Problemler
Hem dinin temel kaynağı olması, hem de inanan insanın günlük hayatındaki işlevi açısından, anlama faaliyetinin en çok yoğunlaştığı alanlardan biri de sünnettir. Hadis ilimleri çerçevesinde sünnetin anlaşılmasına yönelik çalışmalar gözden geçirildiğinde dil ve muhteva açısından izaha yönelik faaliyetlerin öne çıktığı görülmektedir. Hadis ve sünnetin anlaşılmasını konu alan çalışmaların önemli bir kısmı; garîbü’l-hadis, nâsihu’l-hadîs ve mensûhuhu, muhtelifü’l-hadîs, müşkilü’l-hadis, muhkemü’l-hadîs, esbâbu vürûdi’l-hadis, fıkhu’l-hadîs[1] adlarıyla hadis ililmleri çerçevesinde ele alınmaktadır. Hadis ve sünneti anlama faaliyeti içerisinde her biri bir parçayı tamamlayan bu ilimler, bütün hâline getirildiğinde anlama faaliyetine katkıda bulunmaktadırlar. Her birinin yeterliliği ve problemleri ayrı ayrı ele alınabilecek nitelikte ve derinliktedir. Hadislerin doğru anlaşılması ve Hz. Peygamber’in kastettiği manaya uygun yorumlanabilmesine yardımcı olan bu ilimler bir çatı altında birleştirilerek, “Hadislerin lafızlarından anlaşılan manayı ve kastedilen anlamı Arap dili kurallarına, şeriatın ilkelerine ve Hz. Peygamber’in davranışlarına uygun olarak anlamayı araştıran bir ilim”[2] diye tarif edilen dirâyetü’l-hadis ilmi[3] kapsamında ele alınabilmektedir.
Hadis ilimleri dışında, müracaat kaynakları yine Kur’ân ve sünnet olan fıkıh usûlü, fıkıh, tasavvuf ve kelâm gibi temel İslâm bilimleri de, hadislerin anlaşılması ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenmektedirler. Çünkü hiçbiri hadis ve sünneti göz ardı ederek kendi alanı ile ilgili dinî bir kanaat oluşturma imkânına sahip değildir. Ancak sünnete kendi metodolojileri ile ve ilgi alanları çerçevesinde baktıkları için varılan sonucun hadis ve sünnetin muhtevasının ne kadarını, hangi boyutlarda yansıttığını irdelemek gerekecektir. Yazılı kurallara bağlı olsun veya olmasın bu ilimlerin her birinin kendi metodolojileri ve yaklaşımları vardır. Çok geniş hadis külliyatı içerisinden sadece kendi ilgi alanlarına girdiğini düşündükleri hadislerle ilgilenmelerinin yanında, tabiî olarak konu edindikleri hadisleri kendi bakış açıları ve benimsedikleri kurallar çerçevesinde değerlendirmektedirler.
Hadislerin konusu, üslûbu veya rivayet yöntemi, hadis ve sünnetten kural ve hüküm çıkarmak durumunda olan ilimlerin metodolojilerine yeterli malzeme vermeyebilir. Buna paralel olarak herhangi bir ilmin metodolojisinin de hadis ve sünnetten ilgi alanına giren kısmı değerlendirmede yetersiz kalabileceği göz ardı edilememelidir. Çünkü dinin asıl konusu olan insan tek yönlü bir varlık değildir. İnsanın ben, bendışı ve benüstü âlemle ilişkilerinin bütün boyutlarını, bir tek ilmin bakış açısı ve ilgi alanıyla nihâî çözüme kavuşturabilmek mümkün değildir. Yani meselâ bir metni veya lafzı, usûl-i fıkhın hüküm çıkarma, kelâmın ise itikad açısından problem teşkil edip etmemesi açısından incelemesi, bazen hadisin kastettiği mana karşısında yetersiz kalabilir. Bu da nassın alanının daraltılmasına veya çözümsüzlük durumunda sünnetin reddedilmesine sebep olabilmektedir. İki olumsuzdan birini tercih etmek yerine sünnetin ihtiva ettiği manaya, dinin gönderiliş hikmetini dikkate alarak yeniden bakmakta zaruret hâsıl olmaktadır. Çünkü belli ilmî disiplinler sünnete öncelikle kural merkezli bakmakta ve Hz. Peygamber’in kasdını, hadislerin metinlerinde görünen manaya hasretmektedirler. Meselâ Ebû Hanîfe’nin “Zinâ yapan, mü’min olduğu hâlde zina yapmaz, hırsızlık yapan mü’min olduğu hâlde hırsızlık yapmaz, içki içen mü’min olduğu hâlde içmez.”[4] hadisini, kendi anlayışı istikametinde benimsediği “iman-amel ilişkisi” açısından değerlendirip “sahih değildir” diye reddetmesi, hadise belli bir pencereden baktığının göstergesidir. Hadise aynı şekilde inhisarcı yaklaşıp lafızdaki anlamı esas kabul eden bir başka gurup, bu ve benzeri büyük günahları işleyen dinden çıkar diyebilmektedir. Her ikisi de hadisin lafzî manasını ve kendi belirledikleri şablonu kullanmaktadırlar. Hadisi sahih kabul eden Ehl-i sünnet âlimlerinin de “imanın kemal noktasını kaybetme”si şeklindeki değerlendirmeleri kendi dönemlerinin genel anlayışını yansıtmaktadır.
Hâlbuki hadise konu olan insan, sadece aklî verilerle yaşayan bir varlık değildir. İnsanın duyguları da tavırlarını yönlendirmede önemli bir etken oluşturmaktadır. Hz. Peygamber’in imanı ve mü’mini tanımlayan diğer hadisleri, bu hadis ile birlikte düşünüldüğünde lafzın, siyah ve beyaz arasındaki zıtlık gibi bir tezad oluşturmadığı yargısına varılabilir. Nitekim Hz. Peygamber’e “Mü’min kimdir?” diye sorulduğunda “Yaptığın iyilikler seni mutlu ediyor, kötülüklerin de üzüntü veriyorsa sen mü’minsin…”[5] buyurmuştur. Yine herkesçe bilinen “Sizden birisi beni; babasından, oğlundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.” hadisi de, aynı bağlamda değerlendirilebilir. Bu hadisler kesin çerçeve çizmese bile en azından insandaki duygu-iman ilişkisini ortaya koyabilir. İnsanlarda bütün duygular her zaman aynı yoğunlukta yaşanmaz. İnsanlardaki duygu değişiklikleri ile kelâmcıların “imanın varlığı ve yokluğu” görüşleri arasında her zaman bir paralellik bulunmayabilir. Nitekim sahâbenin en önde gelenleri bile Hz. Peygamberin huzurunda onu dinlerken hissettikleri ile ondan ayrıldıktan sonra hissettikleri arasında ciddî anlamda duygu farklılığı yaşadıklarını söyleyip imanları konusunda şüpheye düştüklerini açıkladıklarında Hz. Peygamber, bunun insan için doğal bir durum olduğunu, duygu yoğunluğunun her zaman aynı oranda yaşanmayacağını ifade etmiştir.
İmanın mahiyeti ile ilişkilendirilebilecek bu hadisler birlikte düşünüldüğünde, kelâmcının “zina eden, mü’min olduğu hâlde zina etmez…” hadisini reddetmesini, hadisin sıhhat durumundan ziyade kendi sistemine muhalif olması ile ilişkilendirmek gerekecektir. Bu durum kelâmcının hadise sadece kendi anlayışı çerçevesinde bakmasından ve konuyu anlamlandırma açısından sadece bu hadisle yetinmesinden kaynaklanmaktadır. Hz. Peygamber’in insana, duygu yoğunluğu ve heyecan gerginliği yaşadığı dönemlerde yanlışa düşmemek için daha güçlü ve sürekli olan iman duygusu ile kendisini kontrol etmesini tavsiye ettiği düşünülürse, yukarıdaki hadislerin anlaşılması mümkün olacak, başka bir problemin ortaya çıkmasına mahal kalmayacaktır. Nitekim “Allah’a ve ahiret gününe inanan şunları yapsın/ veya şunları yapmasın” formatında gelen hadislerin, olumsuz sonuçlar doğurabilecek heyecan gerginliği anlarında insanın kendisini kontrol etmesini sağlayacak tavsiyeler olduğu görülür.
Hadisleri görünen lafzı çerçevesinde anlayıp bu lafza muhatap olan insanın bütün yönlerini tahlil etmeden yapılan inhisarcı değerlendirme, büyük çoğunluğun malumu olan “İman altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üst mertebesi ‘lâ ilâhe illallah’ sözü, en alt sınırı da insanlara eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır.”[6] hadisinde de ortaya çıkmaktadır. Metinde yer alan “veya” ifadesinin şüphe içerdiği dolayısıyla “iman gibi bir değerin şüphe üzerine kurulamayacağı” gerekçesiyle hadis reddedilebilmektedir.[7] Hâlbuki hadis, irâdî fiillerde yönlendirici ve etkileyici faktörün iman olması gerektiğine işaret eder tarzda algılanıp içerdiği rakamın kesretten kinaye olduğu söylenebilir. Ayrıca inanan insanın hayatındaki en değerli şeyin Allah’a iman olduğuna, kişinin içinde yaşadığı topluma katkı mahiyetinde elinden gelen en küçük bir şeyi bile yaparken mü’min kimliği ile yapması gerektiğine delâlet ettiği de düşünülebilir.
İnsan, yaratılmış bir nizamın içerisine sonradan dâhil edilmiş gibi gözükse de sistemin temel dinamikleri ona göre düzenlenmiştir.[8] Kâinatın işleyiş düzeni ve özellikleri açıklanırken bile onun idrakine yönelik bir üslûp kullanılmaktadır.[9] Sosyal bir varlık olduğu göz ardı edilmeden[10] ve bu konudaki yükümlülükleri hatırlatılarak[11] her bir insan birey olarak muhatap alınmıştır.[12] Bu yapılırken insanların kuralları ihlâl etmelerine sebep olan zaaflarına da işaret edilmiştir. Böylece insandan; kendini tanıyan, kabiliyetlerini ve zaaflarını bilen, karşılaştığı her türlü problemi başkasının zorlamasına ihtiyaç kalmadan çözümü de gösterilen istikamette bizzat kendisi bularak hayatını sürdüren bir varlık olması istenmektedir. İnsan ruh dünyası ve duyguları ve daha pek çok yönden çözülebilmiş bir varlık değildir. İnsanı yönlendiren ve kararlarını etkileyen değişik yönleri bulunmaktadır. Biyolojik yapısının gerektirdiği ilişkilerini zaruretler, ruh dünyasının ihtiyacı olan taleplerini duygular ve kendince uygun olanı tercih işini de akıl üstlenmiş gözükmektedir. Dolayısıyla Peygamberin sünnetine muhatap olan insanın bütün yönleriyle dikkate alınması, ona hitap eden sünnetin doğru anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Sünnetin bakışını anlamaya yardımcı olmak üzere sübutunda şüphe bulunmayan âyetlerde insanın bazı özellikleri hakkındaki bilgileri almak yararlı olabilir. Âyetlerde insan, hata yapmaya meyledecek kadar bazı şeylere karşı aşırı düşkün[13] kendisine verilen nimet karşısında nankörlük eden,[14] kendisine iyilik yapanlara karşı kadirbilmezlik gösterirken beklentilerinde hiç de mütevazi olmayan ve yapılan iyilikleri kendi hakkıymış gibi gören,[15] ama kendisi iyilik yapmakta çok cimri davranan,[16] aceleci,[17] zayıf,[18] karamsar,[19] hırslı ve sabırsız,[20] kendisine yapılan iyilikleri çabuk unutan,[21] zalim ve cahil[22] bir varlık olarak tanıtılmaktadır. Yaşlarına, cinsiyetlerine, sosyal konum ve imkânlarına göre farklılıklar gösterse de şu ya da bu şekilde ortaya çıkan zaaflarda bütün insanlar ortaktır. Hadislerde, bu zaafların insana hata yaptırabileceğine dair uyarılar ve bazı zaaflarla yapılan hataların telâfi edilmesine yönelik tavsiyeler bulunmaktadır. Bu uyarılar sadece bir kişiye, bir guruba değil o zaafı taşıyanların tamamına yöneliktir. Ama hadiseyi sadece bir tarafa hasreden yaklaşım insandaki gerçeği anlamak yerine hadisi tenkit etmeyi tercih etmektedir. Meselâ Hz. Peygamber’in bayram hutbesinin sonunda yer alan ve kadınlara hitaben söylediği “akıllı ve dengeli bir erkeği baştan çıkaracak sizin gibi bir varlık bilmiyorum” ifadesiyle “bana cehennem gösterildi ehlinin çoğunluğu kadınlardı” cümlesinin sebebi sorulduğunda cevap olarak verdiği “Siz, eşlerinizin yaptığı iyilikleri çabuk inkâr edersiniz.” ifadelerinin kadını, cinsel obje olarak gördüğü ve nankör olarak nitelediği gerekçesiyle reddeden anlayış,[23] yukarıdaki âyetlerde ifade edilen insan tanımlamasını gözden kaçırmış olmalıdır. Doğrusu Hz. Peygamber’in herhangi bir kişi veya grubu tahkîr etmesi söz konusu olamaz. Hadisteki ifade sadece insanın yapısını tahlilden ibarettir. Metne dikkat edilse erkekte karşı cinse karşı olan temayülün hata yapmaya varabilecek kadar aşırı olduğunu, kadında ise yapılan iyilikleri çabuk unutmaya olan temayüle işaret ettiği görülecektir.
İslâm insanın psikolojik yönünü dikkate aldığı gibi, sosyal hayatına yönelik düzenlemeler de yapar. Bunu yaparken insana rağmen değil, aksine onu dikkate alan bir yaklaşım söz konusu olmaktadır. Birbirlerini tanıyabilmeleri ve sosyal ilişkilerini sürdürebilmeleri için, insanları diğer canlı guruplarından farklı olarak aile, kabile, kavim şeklinde bir nizam içerisinde yaratan Allah, insanın tâbi olduğu kuralları da buna uygun belirlemiştir. Şüphesiz bunun ırkçı bir anlayışa yol açmaması için her türlü uyarı hem Allah hem de Hz. Peygamber tarafından yapılmıştır. Öte yandan dinin tebliği gibi çok önemli bir konuda dahi asabiyet ilişkisi yararlanılması gereken bir bağ olarak ön plâna çıkarılmıştır. Sosyal hayatın düzenlenmesinde de yakından uzağa doğru dairesel bir genişleme önerilmiştir. Bu durum tabiî olarak sosyal hayatın pek çok alanını kapsamaktadır. Asabiyetin toplum düzenini ve yeryüzünün huzurunu bozmada kullanılmaması gerektiği her vesile ile hatırlatıldığı gibi, kabilesinden birinin sebep olduğu insan haklarını ihlâl edici bazı davranışlardan diğer akrabaların da kısmen sorumlu tutulması toplum düzenine katkı sağlamaya yöneliktir. Bunun dışında toplumun sosyal dokusunu bozacak bir müdahale söz konusu değildir. İslâm’ın bu bakışını yönetim anlayışına yansıtmak da mümkündür. Dolayısıyla toplum yapısı ile ilgili hadislerin sadece lafızlarına bakarak hüküm ifade eder tarzda sonuçlar çıkarmak, Hz. Peygamber’in kastını yanlış anlama neticesini doğurabilir. Bu yaklaşımın bir örneğini “İmamlar Kureyştendir.” hadisinde görmek mümkündür. “Hilâfet Kureyştedir”[24], “Bu iş Kureyştedir.” lafızlarıyla da nakledilen bu hadis fıkıh imamları ve Ehl-i sünnet kelâm âlimleri tarafından Hz. Peygamber’in bir emri dolayısıyla da uyulması gereken bir kural olarak değerlendirilmiştir.[25] Ancak bu anlayış, bu hadisin tenkit edilmesine zemin hazırlamıştır. Bu tenkidin gerekçesi, hadisin vakıaya uygun olmaması, İslâm’ın reddettiği kavmiyetçilik anlayışını yeniden gündeme getirmesi ve Hz. Peygamber’in öncelikleri arasında bulunan ehliyet ve liyakat prensiplerine aykırı olmasıdır.[26] Hâlbuki hadisin o günkü sosyal yapının bir beyanı olarak değerlendirilmesi mümkündür. Nitekim bu hadis, “İnsanlar madenler gibidir, câhiliye döneminde seçkin olanlar İslâm’da da seçkindirler.”[27] ve “İnsanlar bu konuda Kureyş’e tâbidirler. Müslümanları Müslüman olanlarına, kâfirleri kâfir olanlarına tâbidirler.” hadisleri[28] ile birlikte düşünüldüğünde yukarıdaki hadisin emir değil sosyal bir gerçeğin anlatımı olduğu söylenebilir. Hadis tenkit edilirken ileri sürülen İslâm’ın ırka dayalı bir düzen kurmak anlayışında olmadığı, Hz. Peygamber’in atamalarda ehliyet ve liyakati esas aldığı yönündeki düşüncelere kimsenin itirazı yoktur. Ama tayin edilen bir görevi başarı ile ifa etmekle bir toplumun siyasî birliğini sağlamak aynı kategoride değerlendirilemez. Nitekim İbn Haldûn gibi bazı âlimler de bu hadisi siyasî birliğin sağlanması açısından önemli bulmaktadırlar.
Hadisi yanlış anladıkları için sıhhat yönüyle tenkit edenler kadar, emir telâkki edip aile hukuku ile ilgili bazı hükümlere mesned kabul edenler de hadislere belli kalıplarla bakmak suretiyle hataya düşmenin bir başka örneğini sergilemektedir. Nitekim hadisi böyle anlayanlar Kureyş kabilesine mensup kızların başkaları ile evlenemeyecekleri yargısına varmışlardır. Bu hadisin “Hilâfet Kureyş’te, hüküm Ensar’da, davet Habeşlilerdedir.”[29] şeklindeki tam metni dikkate alındığında maksadın emir değil sosyal bir gerçeğe işaret olduğu daha iyi anlaşılacaktır.
Siyasî sorumluluk ile idarî yükümlülüğü aynı kefeye koyarak sahâbeden bazı kişilerin karşı çıkmasına rağmen, bizzat kendisi ehil gördüğü için Hz. Peygamber’in Üsame’yi ordu komutanı tayin etmesine bakıp ve başka gerekçeler bulmadan, hilâfetin Kureyş’te olacağını açıklayan hadisin tenkit edilmesi isabetli gözükmemektedir. Çünkü hilâfet siyasî bir görevdir. Herhangi bir insanın kişisel başarısının yanında temsil kabiliyetinin olması önemlidir. Hiçbir dönemde siyasî sorumluluk ile idarî yükümlülük aynı şeyler olmamıştır. Herhangi bir idârî göreve atama yapmakla siyasî sorumluluk üstlenmek eşdeğer şeyler değildir. Siyasî bir kişilikte temsil kabiliyetinin ve karizmanın bulunması öncelikli bir özellik iken idarecinin, tayin edildiği alanla ilgili bilgisinin ve iyi niyetinin bulunması yeterli kabul edilebilir. Bu sebeple Hz. Peygamber’in idarî bazı görevlere Kureyş’ten olmayanları tayin etmesi ile “Halife Kureyştendir.” hadisi arasında çelişki yoktur.
Hz. Peygamber’in konuşmalarının tamamı bir şeyin emredilmesi veya yasaklanmasına yönelik ifadeler ya da uygulamalar değildir. Zira peygamberler hem insanlığa tebliğ ve öğretmek zorunda oldukları ilâhî mesaja uygun bir hayat çizgisi takip etmek; hem de, hemcinsleri ile aynı fıtratta yaratılmaları sebebiyle, her türlü insanî ihtiyaçlarını bu çerçevede karşılamak durumundadırlar. Öyleyse Hz. Peygamber’den sâdır olan söz ve fiileri, en genel çerçevesiyle bu iki özelliğini yani beşer ve peygamber vasıflarını göz önünde bulundurarak anlamaya çalışmak gerekecektir. Dolayısıyla Hz. Peygamber’den bize ulaşan her bilgiyi nübüvvet görevinin kapsamı içerisine hasretmek, farklı zaman dilimlerinde ve dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan Müslümanların dini algılamak ve yaşamakta sıkıntı çekmesine yol açar. Hâlbuki hadis ve sünnette zaman ve bölge ile sınırlı olmayan evrensel değerler bulunmaktadır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; hadislerin, çeşitli ilim dallarının metodolojileri çerçevesinde, insanın psikolojisini ve içinde yaşadığı sosyal yapıyı dikkate almadan anlaşılmaya çalışılması, sadece belli yönleri öne çıkaracağından, çeşitli problemler doğurmaktadır. Hz. Peygamber’in nübüvvet görevi ve üstlendiği sosyal sorumluluklar dikkate alınmadan yapılan değerlendirmelerde, en azından, maksada uygun olmayan sonuçlara ulaşma riski bulunmaktadır.
[1]
Bkz. Itr,
Nûreddîn, Menhecü’n-nakd fî ulûmi’l-hadîs, Beyrut 1988, s.
332-343; Görmez, Sünnetin Anlaşılması ve Yorumlanmasında Metodoloji
Sorunu, 98-126; Tekineş, a.g.e., 50-53.
[2]
Kâtip Çelebi,
Keşfü’z-zünûn, İstanbul 1971, I, 635.
[3]
Bu anlamda
hadis ilimleri içerisine erken girmiş bir tabir denebilir. Bk.
Râmehürmüzî, el-Muhaddisü’l-fâsıl, Beyrut 1971, s.238.
[4]
Buhârî,
“Mezâlim”, 30; “Eşribe”, 1; “Hudûd”, 1; Müslim, “İmân”, 100–104.
[5]
Ahmed, 26145.
[6]
Buhârî,
“İmân”, 3; Müslim, “İmân”, 58; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 14; Nesâî, “İmân”,
16; İbn Mâce, “Mukaddime”, 9.
[7]
Bkz. Kahraman,
Hüseyin, Mâtüridîlikte Hadis Kültürü, Arasta yay. Bursa 2001,
s.62.
[8]
İbrahim 14/32–33; en-Nahl
16/12, 14; el-Hac 22/65; Lokmân 31/20; el-Câsiye 45/12–13.
[9]
el-En‘âm 6/165.
[10]
el-Hucûrât 49/13.
[11]
en-Nisâ, 4/1.
[12]
el-En‘âm 6/164.
[13]
Âl-i İmran 3/14; en-Nisâ
4/27; Meryem 19/59.
[14]
Bu konudaki âyetler için
bkz. 10/12; 11/9; 14/34; 17/67, 63; 22/66; 42/48; 43/15; 80/17; 100/6.
[15]
İlgili âyetler için bkz.
41/49–51
[16]
Bkz. 17/100
[17]
Bkz. 17/11; 21/27
[18]
Bkz. 4/11
[19]
Bkz. 17/ 83
[20]
70/19
[21]
Bkz. 39/8, 49.
[22]
Bkz. 33/72
[23]
Konuyla ilgili olarak
Hidayet Şefkatli Tuksal’ın Kadın Karşıtı Söylemin İslâm Geleneğindeki
İzdüşümleri adlı eseri ile Ali Osman Ateş’in Hadis Temelli Kalıp
Yargılarda Kadın isimli eserine bakılabilir.
[24]
İbn Ebî Asım, es-Sünne,
II, 527–528; el-Hallâl, Ebû Bekir Ahmed b. Muhammed (ö. 311),
I-III,(thk. Atıyyr ez-Zehânî), Riyad 1989, I,97; Heysemî, Zevâid,
V, 196.
[25]
Bkz. Ebü’l-Muîn en-Nesefî,
Tebsıratü’l-edille fî usûli’d-dîn (thk. Claude Salame), I-II,
Dımaşk 1993, II, 828.
[26]
Bkz. Hatiboğlu, “Hilâfetin
Kureyşîliği”, s. 141–144
[27]
Buhâri, “Enbiyâ”, 8; “Menākıb”,
25; Müslim, “Fezâil”, 168; Ahmed, Müsned, IV, 101.
[28]
Ebû Avâne, Müsnedü Ebî
Avâne (thk. Eymen b. Arif ed-Dımaşkî), I-V, Beyrut 1998, IV, 367.
[29]
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned,
İbn Dahhâk, Ebu BekirAhmed b. Amr ed-Dımaşkî, (ö.287) el-Âhâd
ve’l-mesânî, I-VI, Riyad 1996, III, 377; et-Taberânî,
el-Mu‘cemü’l-kebîr, Musul 1983, XVII, 121; et-Taberânî,
Müsnedü’ş-Şâmiyyîn (thk. Hamdi b. Abdulmecid es-Silefî), I-II,
Beyrut 1984, II, 427; Heysemî, Zevâid, I, 336; IV, 192.
_________________________
Kaynak: Doç.Dr. Salih Karacabey, Günümüzde Sünnetin Anlaşılması Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri, KURAV Yayınları, s. 267-273