Prof. Dr. Adem Apak



Yalnız Sahâbî

Asıl adı Cündeb b. Cünâde olmakla birlikte Ebû Zer künyesi ile meşhur olmuştur. Arap Yarımadası’nda kervanlara baskın yapmakla meşhur olan Gıfâr kabilesine mensuptur. Bu kabile savaşçılar Araplar tarafından savaşların yasak kabul edildiği Haram Aylar’da dahi kervanlara baskınlar düzenleme ve adam öldürme adetlerinden vazgeçmemişlerdir. Cündeb b. Cünâde de diğer kabiledaşları ile birlikte yol kesip yağma faaliyetlerine iştirak etmiş, hatta bu konuda kavmi içinde şöhret bulmuştur. Ancak bu özelliğine rağmen, onun cahiliye dönemi Arap hayatında en yaygın inanç şekli olan puta tapıcılıktan uzak durduğu da kaynaklarda zikredilir.[1]

Ebû Zer (ra), Hz. Peygamber’in (sav) Mîlâdî 610 yılında davete başladığı haberini alınca derhal Mekke’ye geldi; onun huzurunda İslâm’a girerek ilk Müslümanların arasında dahil oldu. Bu nedenledir ki o, ilk bedevî müslü­man kabul edilir.[2] İslâm dinini kabul etmesinden önceki gözüpekliğini Mekke’de de sergileyen Ebû Zer (ra), gizli davetin gerçekleştiği ve Müslüman olanların ancak Mekke’nin uzak vadilerinde toplanıp ibadet edebildikleri bir dönemde Kâbe’ye giderek İslâm’a girdiğini herkese açıklama cesaretini gösterdi. Üstelik bununla da iktifa etmeyip orada bulunan müşrikleri puta tapmaktan vazgeçerek tevhid inancını benimsemeye çağırdı. Onun davranışını kendileri için bir saygısızlık ve meydan okuma olarak kabul eden Mekke uluları, hepsi birden üzerine saldırarak feci bir şekilde dövdüler. Ebû Zer’i (ra) linç girişiminden Hz. Peygamber’in (sav) amcası Abbâs’ın (ra) müdahalesi kurtardı. Abbâs, onu müşriklerin elinden alabilmek için Ebû Zer’in (sav) kabilesi Gıfârlıların kervanlara saldırmakla meşhur olduklarını, şayet kendisine zarar verirlerse Kureyş kervanlarının saldırılarından korumalarının mümkün olmayacağını söyledi. Ticaretlerinin engellenmesi endişesi karşısında Mekkeliler derhal Ebû Zer’i (ra) serbest bıraktılar. Buna rağmen o, ertesi gün yine aynı yerde Müslümanlığını açıklamak suretiyle müşrikleri kızdırmış ve yine saldırıya uğramıştır. Olaydan haberdar olan Rasûlüllah (sav), yanına çağırarak onun Mekke’de kalmasının hem kendisi, hem de diğer Müslümanlar için tehlike oluşturacağı gerekçesiyle yurduna dönmesini, orada kendi ka­bilesini İslâm’a davet etmesini ve çağrılmadıkça Mekke’ye gelmemesini istedi. Ebû Zer (ra) Hz. Peygamber’in (sav) tavsiyeleri doğrultusunda yurduna geri dönerek halkını dine davete başladı. O kadar ki, Hz. Peygamber’i (sav) görmeden Gıfârlı pek çok bedevî Arap onun vasıtasıyla İslâm dinine girdiler. Bu esnada Ebû Zer (ra) Müslüman olmadan önceki mesleğini yeniden icra etmeye devam etmiş, kabilesinin bölgesinden geçen müşrik Kureyş kervanlarına baskınlar düzenleyerek onların ellerinden aldığı malları kabilesinden Müslüman olanlara dağıtmıştır.[3]

Ebû Zer (ra), Müslüman olmasından itibaren Hicretin 5 yılına kadar geçen uzun süre zarfından Benî Gıfâr yurdunda yaşadı. Nihayet Hendek Gazvesi’nin ardından Medine’ye intikal ederek Muhâcirler arasına katıldı. Medine’ye hicretten sonra da Hz. Peygamber’in (sav) mescide bitişik olarak inşa ettiği Suffe denilen eğitim ve barınma merkezinin müdavimleri arasına dahil oldu  ve Ashâb-ı Suffe’den biri oldu. Bu dönemde sürekli olarak Rasûlüllah’ın (sav) yakınında bulundu, ondan doğrudan ilim almaya başladı. Diğer taraftan da bütün sivil ve askerî  faaliyetlere Hz. Peygamber (sav) ile birlikte iştirak etti.

Müslümanlar için en zorlu askerî harekattan biri olan Tebük seferi esnasında zayıf devesi ile yolculuk yapmak zorunda kalan Ebû Zer (ra), ordunun konaklama yerine ancak sonradan ulaşabildi. O, gidiş yolunda bulduğu suyu kendisi içmemiş, Müslümanlara getirmişti. Bu davranışından son derece memnun ve müteessir olan Allah Rasûlü (sav) ona hayır duada bulunmuş ve ashâbına “O, yalnız yürür, yalnız ölür ve yalnız haşrolunur” demek suretiyle onun daha sonraki hayatı hakkında bilgiler vermiştir.[4]

Müslim’de geçen bir rivayete göre Ebû Zer (ra), Hz. Peygamber’den (sav) kendisine idarecilik verilmesini talep etmiş, ancak, kendisine bu görevin sadece yönetim konusunda yeterli kişiler tarafından yerine getirilmesi gerektiği, aksi halde büyük sorumluluk sebebi olduğu söylenince talebinden vazgeçmiştir. Bundan dolayıdır ki, o ölümüne kadar hiçbir zaman görev talebinde bulunmamış, yapılan teklifleri de kabul etmemiştir.[5]

Ebû Zer’in (ra) Hz. Ebû Bekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) halîfelikleri dönemlerinde sakin bir hayat yaşadığı anlaşılmaktadır. O, bu süreçte Müslüman askerlerle birlikte Suriye fetihlerine iştirak etti. Halîfe Hz. Ömer’in (ra) kendisine bağladığı maaş ile hayatını mütevazı şartlarda devam ettirdi. Suriye ve Ürdün fetihlerinin ardından, Mısır fethine iştirak etti, burada bir müddet kaldıktan sonra tekrar Medine’ye döndü.

Ebû Zer’in (ra) İslâm tarihi kaynaklarında adının sıkça zikredildiği dönem, Hz. Osman’ın (ra) halîfeliği zamanıdır. Bu sürecin başlangıcında tertip edilen seferlere bir asker olarak iştirak eden Ebû Zer (ra), Şam eyalet valisi Muâviye’nin Anadolu seferlerine ve Kıbrıs fethine katıldı.[6]

Gerek Suriye, gerek Mısır, gerekse İran fetihlerinde elde edilen muazzam ganimetler sonucunda toplumda görülen refah ve devlet adamlarının harcamalarındaki artış, Ebû Zer (ra) ile zamanın idarecileri arasında tartışmalara sebep oldu. O, insanların dünya malına temayül göstermelerini, bilhassa Emevî idarecileri ile bazı zengin Müslümanların ihtiyaç fazlası mallarını Allah yolun­da  sarf etmeyip  biriktirmelerini şiddetli bir şekilde eleştirmeye başladı. Altın ve gümüşü Allah yolunda harcamayıp biriktirenleri elem verici bir azap ile korkutan âyetlere[7] dayanarak, ihtiyaç fazlası malın elde tutulmayarak derhal Allah yolunda harcanması gerektiğini savunan Ebû Zer (ra), bu konuda halîfe Hz. Osman’ı (ra) göreve çağırarak, elinde ihtiyacından fazla mal bulunan Müslümanların sahip olduklarının devlet zoruyla müsadere edilmesini ve ihtiyaç sahiplerine dağıtılmasını istedi. Buna karşılık Hz. Osman (ra) da kendisinin devlet başkanı olarak ancak zekât konusunda insanları zorlayabileceğini, onları tasaddukta bulunmaya teşvik edebileceğini, ancak farz olan zekâtı verilmiş malın tasarrufunun sadece sahibine ait olduğunu, halîfenin bu konuda bir yetki ve sorumluluğunun bulunmadığını söyledi. Buna rağmen Ebû Zer (ra), insanları dünya malından uzak durmaya ve zühd ile takvaya yöneltmeye dair görüşlerini açıklamaya devam etti. Üstelik fikirlerini daha da sertleştirerek, Müslümanların malını kendi malları gibi harcadıkları iddiasıyla devlet idarecilerini itham edici boyuta taşıdı. Bu sebeple, düşüncelerinden rahatsız olanların sözlü ve filli müdahaleleriyle karşı karşıya kaldı. Hz. Osman (ra) da bunun üzerine eleştirdiği insanlar tarafından kendisine daha büyük bir zarar gelebilir endişesiyle, belli bir süre ikamet etmek üzere onu Medine’den Şam valisi Muâviye’nin yanına gönderdi. Ebû Zer (ra) burada aynı görüşlerini seslendirmeye devam etti. Öyle ki, onun dünya malına düşkünlük konusundaki eleştirilerinden bölge valisi Muâviye de nasibini aldı. Kaynaklarda Muâviye’nin onun görüşlerinin samimiyetini test etmek üzere kendisine bir kese altın gönderdiği, ertesi günü de aynı şahsı yollayarak altının yanlışlıkla gönderildiğini ve geri alınması gerektirdiğini bildirdi. Ancak Ebû Zer (ra), gelen altını geri vermeyeceğini, zira alır almaz ihtiyaç sahibi insanlara dağıttığını söyledi. Bu hadise üzerine muhatabının görüşlerindeki samimiyetine inanan, ancak bu düşüncelerin seslendirilmesinin idare ettiği şehirlerde bir problem çıkacağından endişelenen Muâviye, halîfeden onu yeniden başkente almasını istedi.[8]

Medine’ye dönüşünün ardından dünyevîleşme karşıtı fikirlerini daha şiddetli bir şekilde seslendirmeye başlayan Ebû Zer (ra), bu konuda kendisini destekleyen insanlar da bulmaya başladı. Diğer taraftan bu fikirler fetihler sonucunda refah toplumu içinde yaşamaya başlayan varlıklı insanları hissedilir bir şekilde rahatsız etti.  Toplumda bir iç çatışmanın belirtileri görülüyordu. Üstelik halîfe ailesinin bazı gençleri, kendilerine sataştığı gerekçesiyle Ebû Zer (ra) dövdüler. Bunun üzerine Hz. Osman (ra) hem muhtemel bir dahilî problemi engelleme, hem de Ebû Zer’e (ra) gelebilecek başka saldırıları bertaraf etme amacıyla onu Medine’ye yakın bir yerde bulunan, yerleşik bir alan olmayıp sadece gelip giden kervanların konakladıkları Rebeze denilen bir yere göndermeye razı etti. Kaynakların bazılarında onun halîfe tarafından sürgün edildiği söylenmekle birlikte, buraya gitme konusunda kendisinin de rızasının alındığı anlaşılmaktadır. Zira Ebû Zer’in (ra) zorla gönderildiği bu yerden kendi isteğiyle başka bir yere gitme imkanı her zaman vardı.[9]

Ebû Zer’in (ra) Medine’den gönderilmesi Ashâb arasında rahatsızlık meydana getirdi. Halîfeyi bu konuda eleştiren Hz. Ali (ra), onu Rebeze’ye ha­reketi esnasında uğurlamış ve oğullarını yanına refakatçi olarak göndermiştir. Vefatına kadar insanlardan uzak bir vaziyette bu konaklama yerinde hayatını devam ettiren Ebû Zer (ra), hicretin 32. yılının Zilhicce ayında (Temmuz 653) burada vefat etti.[10]

Ebû Zer Gıfârî’ye (ra) Hz. Osman (ra) yönetiminin muamelesi ve onun Medine’den ayrılarak Rebeze’de yaşamak durumunda bırakılması Hz. Osman (ra) idaresine karşı dile getirilen en önemli eleştirilerden biri kabul edilir. Bir taraftan Ebû Zer (ra) Rebeze’de sürgün hayatı yaşarken, diğer taraftan Hz. Peygamber’in (sav) Tâif’e sürgüne gönderdiği halîfenin amcası Hakem b. Ebu’l-Âs’ın Medine’ye gelmesine izin verilmesi, sürekli olarak karşılaştırılmış ve bu uygulama halîfeye karşı isyan gerekçelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Bu sebepledir ki, hayatta olduğu gibi vefatından sonra da Ebû Zer (ra) siyasî ve ictimaî hadiselerde dolaylı bir şekilde rol oynamıştır.

Cesareti, samimiyeti, açık sözlülüğü ve doğruluğu ile ashâb arasında şöhret bulan Ebû Zer (ra) hakkında Allah Rasûlü’nün (sav) “Gökkubbenin altında Ebû Zer’den da­ha doğru sözlü kimse yoktur” buyurduğu rivayet edilir.[11] Zahidliği ile ünlenen ve dünya malına karşı en küçük bir meyli bulunmayan Ebû Zer’in (ra) bu haline Hz. Peygamber (sav) “Ebû Zer yeryüzünde Îsâ b. Meryem’in zühdüyle yürür” sözüyle şahitlik eder.[12]

Ashâb- Suffe arasında olması sebebiyle Allah Rasûlü’nün (ra) en yakınında bulunma imkanından sonuna kadar istifade eden Ebû Zer (ra), ilmi bizzat kaynağından almış, ondan duyduğu hadisleri ezberlemiş ve duyduklarını diğer Müslümanlara aktarma gayreti içinde olmuştur.[13]

[1]     İbn Sa’d, IV, 219.

[2]     İbn Sa’d, IV, 221-222, 223-225.

[3]     Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr, 32; Müslim, Menâkıb, 132; İbn Sa’d, IV, 225; İbn Abdilberr, IV, 1653-1655.

[4]     İbn Hişâm, IV, 167.

[5]     İbn Sa’d, IV, 231.

[6]     Taberî, IV, 259.

[7]     Tevbe 9/ 34, 351.

[8]     Taberî, IV, 238, 283-284.

[9]     İbn Sa’d, IV, 227; Taberî, IV, 284.

[10]    Taberî, IV, 283-304; İbn Abdilberr, IV, 1656;İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, III, 57-67.

[11]    Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 163; İbn Sa’d, IV, 228.

[12]    Tirmizî, Menâkıb, 36.

[13]    Ayrıca bk. Aydınlı, Abdullah, “Ebû Zer el-Gıfârî”, DİA, X, 266-269.

  • PAYLAŞ