İslâm Hukukunun Teolojik Temelleri
Teşekkür ediyorum. Sayın Başkanım, değerli hocalarım ve burada hazır bulunan herkesi selâmlıyorum. Tebliğlerin sunumunda bir gelenek oluştu, okunarak yapılması hususunda, ben de duruma bakacağım, okuyarak biraz belki okumadan arz etmeye çalışacağım. Bilindiği gibi din olarak İslâm, Hz. Peygamber’in de beyan ettiği gibi iman, İslâm ve ihsândan oluşur. İman, inanç konularını ifade eder. İslâm, inançlardan kaynaklanan ve yapıp ettiklerimizde şekillenen ve hayatımızın her alanında görünür olan davranışlarımızla ortaya konur. İhsân ise, bu davranışların bir anlamda özünü oluşturan, içini dolduran niyetimiz, ihlasımız, zühd ve takvamızı, bilinç düzeyimizi kısaca ahlâkımızı ifade eder. Bu üç kavram hariçte / gerçeklikte birbirinden ayrılamaz, ayrı düşünülebilmeleri ancak zihnî varlıklarında söz konusu olabilir. Bizzat Kur’ân’ın ifadesiyle kökü sabit, dalları göklerde ve her an yemiş veren görkemli, semereli bir ağacın kökleri, gövde ve dallarından, dalları meyvelerinden nasıl ayrı düşünülemezse, sözü edilen üç kavramın durumu da aynıdır. Bunların birbirinden ayrı düşünülebilmeleri ancak zihin dünyasındadır. Hz. Peygamber’in, bir münasebetle söylediği “Müslüman, Allah adına boğazlar, besmele çekse de çekmese de” şeklindeki bir sözü, Müslümanın bütün iradî davranışlarının, içselleştirilmiş olan imandan kaynaklanacağını, onun her yaptığını sonuç itibariyle Allah için yapmış olacağını ifade eder. Buna göre, bütün yapıp ettiklerimiz, iman düzlemi üzerinde cereyan eder ve amacı da meyveye durmaktır. Hâl böyle olunca meyvenin oluşması, hem imanımızın, hem de amellerimizin bir anlamda hem amacı hem de sonucu olmaktadır. Hz. Peygamber’in, risaletin amacını “ahlâkî güzelliklerin tamamlanması” şeklinde özgülemesi ve İslâm’ın din olarak hedefine ‘insan-ı kâmil’in konulması, toplum olarak ufka ‘Medîne-i Fâzıla’nın yerleştirilmesi bu söylediklerimizin yalın bir ifadesi olmalıdır.
Ağacın toprak altında kalan ve görünmez olan kısmı yani kökler, insanın başta Yaratıcısı olmak üzere gayb âlemi ile olan alakasını temsil eder ve bu konuların öğretilmesini Akaid, savunmasını da Kelâm ilmi üstlenir. Bu ilme, kökler anlamına gelen ‘usûl’ adı verilir.
Bu köklerden fışkıran gövde ve dallar ve dalların ucunda duran kışra (kabuk) kadar olan kısmıma uzantılar, dallar anlamına gelen ‘fürû’ tabir edilir. Bunları kendisine konu edinen ilme de ‘fıkıh’ denilmiştir.
Dalların ucunda, kışrın içinde semere/meyve/yemiş bulunur. Ağaçtan beklenen nihaî amaç da budur. Bununla da zühd/ahlâk/tasavvuf ilgilenir.
Şunu hemen söylemek gerekir ki geriye doğru gidildiğinde bir zamanlar fıkıh, dinin tümünü anlamayı, kavramayı ifade ediyordu. Nitekim Kur'ân’da da “et-tafakkuh fi’d-dîn” ifadesi geçer ve genel anlamda dinî anlama ve kavrama çabasının adı olarak bilinir. Ebû Hanîfe’nin akaid konularını içeren risalesinin adı el-Fıkhu’l-ekber idi. Diğer taraftan fıkıh fıkh-ı zâhir ve fıkh-ı bâtın diye de ikiye ayrılıyordu, zühd ve ahlakı da içine alıyordu. Ancak zamanla fıkıh, bünyesinde gelişen diğer disiplinlerden ayrılarak anlam ve alan daralmasına uğramış ekber fıkıh, akaide, bâtın fıkıh da zühd ve ahlâka tekabül eder hâle gelmiştir. Sadece ‘fıkıh’ denildiği zaman ise yalnızca davranışlarımızla ilgili olan disiplin kastedilir olmuştur. Burada Mecelle’nin “Fıkıh: Mesâili şeriyyeyi ameliyyeyi bilmektir” şeklindeki tarifini hatırlayabiliriz. Hiçbir dönemde zihinsel faaliyet olma özelliğini kaybetmemiş olması gereken fıkıh zamanla bu varoluşsal özelliğinden de sarfı nazarla salt hukukî meseleler ve hatta sadece hukukî literatür için dahi kullanılır olmuştur.
İşbu noktada da kalmamış ve özellikle onun yerine ikame edilmeye çalışılan ‘İslâm hukuku’ tabiri, dinin tamamen hukuk boyutuna indirgenmiş, Allah-kul ilişkilerini düzenleyen ibadet bahislerinden arındırılmış, daha önce iç içe olan iktisattan, siyasetten vb. ayrıştırılmış ve böylece anlam ve alanı iyice daraltılmıştır. İşin burada da kalmayacağı ve fıkhın tamamen omurgasız, çerçevesiz salt entelektüel bir zihnî faaliyet hâlini alması için bilinçli bir çaba içinde olunduğu da gözlenmektedir.
Biz bu yazımızda işte bu sonuca itiraz edeceğiz. Vaktiyle ilmî bir mübahasede tasavvufla iştigal eden bir arkadaşımız, fıkıh ve tasavvuf olarak farklı şeyleri dile getirmemizin normal olduğunu çünkü, havuzlarımızın farklı olduğunu söylemişti. Ben de ona, havuzlarımızın ayrı olmasının önemli olmadığını, önemli olanın aynı şebekeden besleniyor olmamız olduğunu ifade etmiştim. Eğer aynı şebekeden, aynı kaynaktan besleniyorsak, sizin havuzunuzun şeklinin, renginin, kullanılış amacının ayrı olması elbette zenginlikten başka bir şey değildir. Eğer öyle değil de, havuzlarımızı besleyen kaynaklarımız farklı ise ve bunu da havuzların farklılığı ile örtmeye çalışıyorsak o zaman aynı İslâm’dan bahsetmemiz mümkün değildir. Buradan şuraya gelmek istiyorum: İslâm bir bütündür. Yukarıda verdiğimiz temsili örnekte de ifade edildiği gibi onu bölmek, parçalamak ve ayrı ayrı hakikatlermiş gibi takdim etmek yanlıştır. Hele hele fıkhın alanını gederek daraltmak ve sonunda tamamen görünmez hâle getirecek kadar onu kamusal alandan uzakta tutmaya çalışmak ve alanı giderek daraltılan özel alana sıkıştırmak nasıl bir Tanrı inancı sorusunu irdelememizi gerektirmektedir.
Evet fıkıh nedir? Kaynağı nedir? Tanrı’nın iradesi mi? Ve Tanrı nasıl bir Tanrı?
Şüphesiz insanlar kendilerince değişik Tanrı tasavvuruna sahip olabilirler. İnandıkları Tanrı ne ise ve kendilerinden ne istiyorsa, o inanca bağlı sonuçlar da ona göre değişik olur.
Eğer biz Tanrı, insanların yaratmasıdır diye inansak, ona göre davranırız. Tanrı’yı evreni yaratan ve ilk hareketi veren ve ondan sonra hiçbir şeye karışmayan, sadece uzaktan seyretmekle yetinen bir varlık olarak tasavvur edersek, davranışlarımız da ona göre farklı olur… Hâl böyle olunca bizim nasıl bir Allah inancına sahip olduğumuz önemli olmaktadır: Kısaca söylemek gerekirse biz şöyle bir Allah inancına sahibiz ya da en azından bizden böyle istenmektedir: Her şeyi yaratan, mülkün mutlak sahibi, âlemlerin Rabbi, yarattığı mülkü üzerine kurulan ve onu yöneten, buyuran, her an müdahil olan bir Rab. Aşkın olan, aşkın olduğu kadar da içkin olan, bize şah damarımızdan daha yakın olan bir Rab. Her şeyin esası tevhid. Tevhid de, yaratmayı ve yönetmeyi O’na özgülemektir. Hâl böyle olunca da ‘halk’da ve ‘emr’de ortaklığı şirk sayan bir Rab.
Kur’ân nasslarına baktığımızda bir dizi beyan var. Bunları yan yana getirmeye çalışalım: Mülk Allah’ındır. O, âlemlerin Rabbidir. Ne kadar âlem varsa, hepsi onun mülkündedir ve yegâne Rab Allah’tır. O’nun mülkünde ortak koşmak şirktir. Buyurmak ve bu arada bir şeyi helâl ya da haram kılmak yetkisi Rabliğe özgü bir tasarruftur; bunun başkalarınca kullanılmaya kalkışılması şirktir. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir ve O’nun mülkünde ancak niyabet yollu ve O’nun gösterdikleri doğrultusunda tasarrufta bulunabilir. Başıboş değildir, Rablik davasında bulunamaz yani halk ve emr yetkisini doğrudan kendisinde bilip, ona göre davranamaz. Ancak kendisine verilen yetki içinde kalmak durumundadır.
Burada anahtar kavramlardan biri “halk = yaratma” yanında, onunla birlikte zikredilen “emr = buyurma” olmaktadır. Kanaatimizce bu kelime, halk sonucunda ortaya çıkan mülke ve âlemlere yönelik yönetmeyi amaçlayan “ilâhî irade”yi temsil etmektedir.
İlâhî irade, bir sır değildir; inzâl/tenzîl yoluyla insana ulaştırılmıştır. Bu iş, “emrin ruhunun vahyedilmesi” (42/52) ve “emirden bir şeriat” oluşturulması, peygamberin ve onun şahsında insanlığın onunla sorumlu tutulması (45/18) şeklinde insanlığa mâl edilmiştir. Vahiy aracılığı ile ve inzâl şeklinde sürdürülen bu faaliyete teşrî tabir edilmektedir. Teşrîin tekvîn üzerine oturtulduğunu söylemeğe hacet bile yoktur. Tekvîn (yaratma) aşamasında ortaya konulan âyetlerle, o âyetlere ışık tutan ve ortaya çıkaran teşrî bir araya geldiğinde mülke ve âlemlere dair ilâhî irade de tecelli etmiş olacaktır. Öyle ise, ne tek başına tekvîn ne tek başına teşrî, hakikatin ortaya çıkması için yeterli olmayacaktır. Tekvîn eli ile insanın özüne konulan en önemli donanım olan akıl ile teşrî sonucu indirilen buyruklar arasındaki ilişki, göz ile ışık arasındaki ilişki gibidir. Gözün görebilmesi için nasıl ışığa ihtiyaç varsa, aklın sağlıklı ölçme ve değerlendirme yapabilmesi için de vahye yani ilâhî iradenin yeryüzüne mal olmuş ölçütlerine, kutsal/ aşkın değerlere ihtiyaç vardır.
Makine ve kullanım kılavuzu, ilaç ve prospektüs arasındaki ilişki ne ise, tekvîn ve teşrî arasındaki ilişki de odur. Unutulmaması gereken şey, ilacın da tarifesini söyleyenin de aynı halk ve emr sahibi oluşudur. Şimdi tekrar başa dönelim: Yüce Allah, mutlak güç ve kudretiyle âlemlerden oluşan evreni yaratmış ve mülkünü yönetmek üzere de arşa kurulmuş, bir şekilde yeryüzünü bayındır kılmak üzere halife olarak yücelttiği insanı da naib sıfatıyla, gösterdikleri doğrultusunda hareket etmek üzere görevlendirmiş, vaad ve vaidde bulunmuş, ödül ve cezadan söz etmiştir. Gerek yaratma aşamasında gerekse buyurma aşamasında eksik gedik hiçbir şey bırakmamış, artık mazerete yol açacak bir bahane kalmamıştır. İstiğnayı azgınlık sebebi olarak göstermiş, azgınlığı da kulluk çizgisini aşmak, varoluş gayesini şaşmak olarak tespit etmiştir. Senaryo belli, oyuncular belli. Şeytan kötü rolü almış, insan iyi rolü üstlenmiş. İnsanlık (Rablik değil) rolünü kim daha iyi oynayacak, hep bakacağız. İyi oynayanlar kazanacak, kötü oynayanlar kaybedecek. Rol değiştirme, senaryo ile oynama, hele rejiliğe soyunma oyunun sonu demek olacaktır.
Gerek insan- Rabb ve gerekse insan - insan ilişkilerinde belirleyici, yol gösterici olan mutlak anlamda ilâhî irade olacaktır. Buyurma yetkisi mutlak anlamda O’na ait olacak ve O’ndan alınacaktır. O’nun iradesinin müdahil olmadığı bir alan tasavvur edilemeyecek, bu anlayış dinin esası olan Tevhid’in özünü oluşturacak, alan ayırımı tevhidi zedeleyen bir tavır olarak görülecek ve ilâhî iradenin müdahil kılınmadığı alanların varlığını kabul etmek şirk sayılacaktır.
Benzer bir tespite bulunan Ahmed Hassan şöyle demektedir: “İslâm’a göre otoritenin mutlak kaynağı yalnız Allah’tır. İslâm hukuk düşüncesinde Hz. Peygamber ve devlet yöneticileri de dâhil Allah dışında herkes, ilâhî vahiyden kaynaklanan ilâhî hukuka bağlıdır. “Kaynaklar”ının çeşitliliği bir yana, İslâm hukukunun menşe anlamında kaynağı Allah’tır ve İslâm hukuku onun iradesini ortaya çıkarıp şekillendirmeyi hedefler. Allah’ın iradesi donmuş, durağan bir sistem hâlinde olmayıp, gerçekte insan hayatının her alanını kuşatan ve zaman içinde daha fazla keşfedilebilecek bir özelliktedir. İslâm hayatın her alanına yönelik esaslar ortaya koyduğuna göre, fıkıh da ortaya çıktığı andan itibaren insan hayatının dinî, ahlakî, sosyal, ekonomik ve siyasî yönleri ile çok yakından ilgilenegelmiştir. İşte bu yüzden, İslâm hukukuna göre davranan bir kimsenin her hâlükârda Allah’ın iradesini gerçekleştirmiş olacağı kabul edilir. Dolayısıyla İslâm hukuku, Allah’ın iradesinin bir tezahürüdür.”[1]
Peki ilâhî irade nasıl ortaya çıkarılacaktır? Yüce Allah (4/59) “Allah’a, peygamberine ve bizden olan ûlü’l-emre itaati” emrediyor. Buradan şu çıkıyor: İlâhî irade ya bize vahiy yoluyla açıklanmıştır ya da bizden olan ‘emr’ sahipleri bu konuda merci olacaklardır. Onlar, istinbât kudretleriyle (4/83) ilâhî iradeyi ortaya çıkarmaya ehildirler. Bunlar tekvîn ve teşrîi iyi bilen yetişmiş içtihata ehil inançlı liyakatli kimselerdir. Bunlar vaktiyle Hz. Ömer gibi hem içtihat yetkisini haiz hem de yönetim erkini elinde bulunduran kimselerken, zamanla kurumlaşarak ulema ve ümerâ diye iki sınıfa ayrılmışlardır. Günümüze tekabül eden şekliyle yasa yapan hukukçular ulemayı ve onların yaptığı yasaları uygulayan yöneticiler de ümerâyı temsil eder olmuşlardır.
Ûlü’l-emrin, teşrî faaliyetinde bulunması, vahyin belirlediği açının korunması ve belirlenen çizginin sürdürülmesi şeklindedir. İçtihat faaliyetlerinin müsbit değil de muzhır olarak işlev gördüğünün kabul edilmesi bu anlayışın bir sonucudur. Genel kabul gördüğü şekliyle mevrîd-i nassda içtihata mesağ olmayışı, yapılan her türlü içtihat faaliyetinde müçtehitin nass ve olgu arasında gidip gelişi ve aynen pergelin bir ayağının bir noktada sabit olması gibi sağlam bir zemine ayakların basılmış olması, icmânın sadece nasları yorumlamada daha doğrusu nassların nasıl yorumlanması gerektiği konusunda etkinliğinin kabul edilmesi gene aynı anlayışın sonucu olmalıdır.
Geçmişte ulemamızın, hayatın her alanını kendileri için ilgi alanı kabul edip, hemen her şey hakkında şöyle ya da böyle, kabul edilir ya da edilmez bir delil arayışı içine girmeleri, ilâhî iradenin tecellî etmeyeceği bir alanı tasavvur dahi edememelerinin bir sonucudur. Şahsen biz onların bu tutumlarını yadırgamıyoruz, yadırgadığımız bir şey varsa, her şeyin cevabını teşrîde aramaları, tekvîni zaman zaman göz ardı etmeleridir. Oysaki başta da belirttiğimiz gibi, ilâhî irade ancak tekvîn ile teşrîin birlikte ele alınmasıyla daha sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarılacaktır. Yadırganacak diğer bir tutum da, parçacı ve yorumlara, lafzî istidlâllere abartılı olarak ve müstakillen değer verilmesi, bu şekilde ortaya konulan yorumların sıhhatini garanti edecek bir güvenlik mekanizmasından yoksun olunmasıdır. İşte bu ihtiyacı hissetmiş olacaktır ki Şâtıbî ve elbette ki onun öncüleri bu konuda kıstaslar geliştirmişler ve her bir hükmün, bir bütünlük içinde anlamlandırılması gerektiği, hangi umdelerden hareketle, hangi ilkelerin ışığında ve hangi türden gayelere ulaştıracak biçimde oluğunu test edebilmenin imkânını sunmuşlar ve böylece, zaten öteden beri derinlemesine yapılmakta olan bezl-i mechûde önemli ölçüde bir de ufuk kazandırmışlar, derinleşmenin getireceği sakıncaları bertaraf etmeyi amaçlamışlardır. Eğer bu denge kurulabilirse, o zaman ne derinlikten yoksunluğun getireceği sığlık, ne de ufuksuzluktan yoksunluğun sebebiyet vereceği körlük kalacaktır.
Tevhid esası üzerine oturtulan fıkhımızın, dünya-ahiret ayırımına gitmesi de mümkün olmayacaktır. Keza o, insanı ruh ve beden diye, gerçekliği madde ve mana diye ayırma yoluna da gitmeyecektir. Her şeyi bir bütün ve Rabbin mülkünde, O’nun iradesi altında ele alması gerekecektir. Bu minvalden olmak üzere kul haklarını, Allah haklarından ayırmanın ve kul haklarında yani maslahatlarda Allah’ın bir hakkının bulunmadığını, dolayısıyla maslahat ile nassların çatışması hâlinde mücerred maslahatın takdim edileceği gibi sözlerin de anlamı olmayacaktır. Çünkü, Allah hakkının olmadığı bir kul hakkı ya da maslahat düşünülemeyecektir. Kul hakkının anlamı, sadece kulun o hakkı kullanmasının kendi seçiminde oluşu, ıskatı hâlinde düşmesidir. Bunun ötesinde, o hakkın o kişiye tanınması ve ulaştırılması gene Allah’ıh halk ve emri dâhilinde olacaktır. Bu itibarla da, o konularda bile ilâhî iradenin müdahil olmadığı bir durum tasavvur etmek mümkün gözükmemektedir. Nitekim Karâfî’de bu hakikati “Hiçbir kul hakkı yoktur ki, onda Allah hakkı bulunmasın” (Furûk, I, 141) şeklindeki sözüyle ifade emiştir. Bu böyle olduğu içindir ki, şehevî arzularını gidermekte olan bir insanın, eğer bu yaptıklarıyla Allah’ın hükmünü yerine getirmeyi düşünüyorsa, bundan sevap kazanacağını, aksine O’nun emrine imtisal amacı taşımaksızın yapmış oluğu şeylerde de o şey velev ki kendisine emredilmiş bir şey de olsa, sevaptan mahrum kalacağını belirtmişlerdir (Bûtî, 48). Nitekim Şâtıbî de yükümlü kılınan amellerde genel anlamda taabbudî bir talebin bulunduğunu söylemiştir (el-Muvâvakât, II, 316)
Aynı şekilde vahyin (nassların) gerek adını koyarak, gerekse prensibini vaz ederek değinmediği herhangi bir konu da olmayacak, başka bir ifade ile hukukta bilinçli ya da bilinçsiz bir boşluk bulunmayacaktır. Yani tümüyle beşer akıl ve tecrübesine bırakılmış bir alan tasavvuru mümkün değildir. Hal böyle olunca yakın tarihimizde cevazın şerî bir hüküm olup olmadığı yönündeki tartışmalar da kanaatimizce yersiz olacaktır.
Sonuç: Fıkhımızın esasını oluşturan Tanrı tasavvurumuz ve bu inancın belirgin özelliği olarak tevhid ilkesi, fıkhın şümulünü bir şekilde daraltmanın ve tamamen seküler alanlar oluşturmanın imkânsızlığını ortaya koymaktadır. Bu itibarla ibadetler alanında yahut taabbüdî alanda fıkhın yetkin, dünyevî, siyasî, iktisadî… alanlarda ise fıkhın bir şekilde müdahil olma çabasını yersiz görmenin, üzerine elzem olmayan bir işin altına girme gibi görmenin yanlış olduğu kanaatindeyiz. Ancak şu olabilir: Nasıl ki vaktiyle akaid ve kelâm fıkıhtan ayrılıp ayrı bir disiplin hâline geldiyse, keza zühd ve ahlâk nasıl ayrı bir meslek hâlini aldıysa günümüzde de pekâla gerekli gelişme göstermek ve rüştünü ispat etmek suretiyle iktisat, siyaset vb. de fıkıhtan ayrılıp müstakil bir ilim hâlini alabilir. Bir şartla ki aynı kaynaktan beslenmiş olsunlar, aynı iradeye teslim olsunlar. Havuzlarımızın ayrı olması bir zenginliktir demiştik, yeter ki aynı şebekeye bağlı olalım ve aynı kaynaktan beslenelim.
Dinin haram kıldığı bir şey, hayatın her alanında haram olmalıdır. Örneğin zina din nazarında haram sayılıyorsa, bu hukukta da suç olmalı, siyaset ve iktisatta da mahkûm edilmelidir. Din başka, iktisat başka, siyaset daha başka değildir. Rab, âlemlerin Rabbidir. O’nun mülkünde, O’nun iradesini kaale almamak olmaz.
Ve son olarak şunu belirtelim ki fıkıh, O’nun mülkünde O’nun iradesini tezahür ettirmenin yolu ve yordamıdır. Salt kurallardan çok, anlama, kavrama ve uygulama için ortaya konulan her türlü insanî gayret ve çabadır, eskilerin tabiriyle bir bezl-i mechûddur. Hepinize saygılar sunuyorum.
[1]
Ahmed Hassan,
İslâm Hukukunun Doğuşu ve Gelişimi
(trc. Ali Hakan Çavuşoğlu ve Hüseyin Esen), İz Yay., İstanbul 1999,
s. 57.
_________________________
Kaynak: Prof.Dr. Mehmet Erdoğan, İslâm Fıkhını Nasıl Anlamalıyız Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri, KURAV Yayınları, s. 189-195