Fıkhın Yenileşmesi ve Ekol Sistematiği

Hepinizi saygıyla selamlıyorum. Birinci oturumda hakikaten son derece önemli ve çetrefil meseleler ele alındı. Tabiatıyla her bir mesele üzerinde ayrıntılı olarak durmak tartışmak imkânı olmadı. Ben kısmen sabahki oturumun devamı olacak mahiyette bir şeyler söylemeye çalışacağım.

Bir kere müsaade ederseniz bir kullanım eleştirisiyle başlamak istiyorum. Bu kullanım üzerinde fazla duruyorum. Aşağı yukarı her toplantıda bir şekilde bir vesile oluyor ve bu kullanım üzerinde duruyorum. Geçen toplantı da burada, başkaları ne yaparsa yapsın fakihler olarak bizim terimleri daha dikkatli daha titiz kullanmak durumunda olduğumuza işaret etmiştim. Burada tabi herhangi bir kimseyi eleştirmiyorum. İslâm Hukuku’yla ilgilenenler, ben de dahil olmak üzere, hepimizin bu konuda biraz titizlik göstermesi gerektiğini söylemeye çalışıyorum. Buradaki kullanım, rahatsız olduğum kullanım İslâm Fıkhı tabiridir. İslâm Fıkhı esasında bizim İslâm Fıkhı diye bir tabirimiz yoktur. Bizim kitaplarımızda İslam Fıkhı tabiri geçmez. Batılılar müslüman dünyayla ilgilenmeye başladıkları zaman kendi hukuklarından ayrılsın diye fıkhı kendilerine tercüme ederken mesela Fransızlar Lötrü vö müzülman İslâm hukuku ya da müslüman hukuku diye çevirmişler. İngilizler İslamic Law veya benzeri şekillerde çevirmişler, daha sonra onların bu kullanımları tekrar Türkçe’ye ve Arapça’ya çevrilmiş. Mesela Araplar İslâm Fıkhı diye çevirdiler, biz de aşağı yukarı belki Araplardan da etkilenerek İslâm Fıkhı diye kullanıyoruz. Yani çevirinin çevirisini yapıyoruz.

Diyecek olduğumuz şey nedir? Fıkıhtır. Yani bizim bildiğimiz kavram fıkıhtır. İslâm Fıkhı başına bir İslâm getirmek hakikaten yanlış anlamalara neden oluyor. Olmasa bile bizim öyle bir kavramımız yoktur. Bizim İslâm diye kavramımız var, doğru. Din diye kavramımız var, doğru. Fıkıh diye kavramımız var, doğru. Ama İslâm Fıkhı diye bir kavramımız yok. Mesela burada konuşurken fukaha diyoruz, fakih diyoruz ama İslâm fakihi, İslâm fukahası demiyoruz yani, bakın ne kadar insanın kulağını da rahatsız ediyor. Bu İslâm fıkhı da gerçi İslâm’ın sıcaklığından hareketle belki fazla rahatsız etmiyor ama fakihlerin ve İslâm hukukçularının bu hususta biraz daha dikkatli olması şahsen beni çok sevindirecek.

Benim tebliğimin başlığı “Fıkıhta Yenileşme ve Ekol Sistematiği”dir. Yenileşme üzerinde epeyce duruldu. Değişmenin farkına kısmen işaret edildi. Bununla ne kastettiğimizi doğru bir şekilde ortaya koymazsak anlaşmamız ve mesafe almamız epeyce zor görünüyor. Yenileşme ne demektir, yenileşme hangi alanlarda cereyan edecektir ve bu yenileşme ne ölçüde mümkün olacaktır? Yenileşmeyle ilgili üç tane temel soru ortada duruyor. Sabahki konuşmalara bakarak esasında fıkhın normal seyir içerisinde yapmış olduğu çözümler, fıkhı kendi gelişimi anlamına gelecek gelişmeler bile değişme kapsamı içinde ele alındı dikkat ettiyseniz. Mesela bir konuşmada şer-i şerîf’in mübah bıraktığı alanlarda değişmenin araçları üzerinde durulurken, bundan bahsedildi. Sebeb-i nüzül’den bahsedildi, buna benzer şeylerden bahsedildi. Aslında burada belki de şunu çok iyi tespit etmemiz gerekiyor. Yani bu gelişme fıkhın kendi doğal seyriydi. Kendi süreci içerisinde fıkhı, fıkhî düşüncede veya fıkhî çözümlerde ortaya çıkan her şeyi biz burada bahsettiğimiz değişme kapsamı içinde alıyor muyuz? Öyle mi düşünüyoruz? Çünkü değişme aslında özü itibariyle rahatsız edici bir kavram. Bize bazı açılardan sempatik gelebilir, ama değişmek aslında sâfiyetten uzaklaşmak ve bozulmak anlamına da gelebilir. Bu itibarla bu değişmenin alanını, değişmenin ve yenileşmenin alanını çok iyi tespit etmek, ortaya koymak gerekiyor.

Mesela sabahleyin gene her değişim bir farklılaşmadır şeklinde bir tespitte bulunuldu. Bunlarca aslında titiz seçilmiş kavramlar değil benim kanaatimce. Şöyle basit bir örnek vereyim müsaade ederseniz; fukaha arasında ortaya çıkan ihtilaflar için bizim literatürümüzde farklılaşma, başkalaşma tabiri veya bozulma tabiri kesinlikle kullanılmamıştır. İhtilaf tabiri kullanılmıştır. Ama itikadî alandaki ayrılıklar için fark tabiri kullanılmıştır. Yani bu ayrım bence korunmalı. Yani çizginin dairenin içerisinde olan değişme-gelişme ile kenara giden veya çizginin dışına bizi götürebilecek olan başkalaşmayı birbirinden çok iyi ayırmamız lazım. Tabi burada temel soru, esasında bu yenileşme ve değişme hususunda temel soru burada odaklanıyor. Yani biz yenileşelim, değişelim derken acaba başkalaşıyor muyuz? Yani hem aynı kalıp sahip olduğumuz bazı temel değerleri koruduğumuzu, koruyup hem de değişebilir miyiz? Bu nasıl mümkün olabilir? Değişmeyi başkalaşmadan ayıracak ölçü nedir?

Yani burada inanan bireyler olarak hepimizin zihnini en fazla kurcalayan sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Yani biz sorumsuz bir şekilde affınıza mağruren bu içki masalarında içen kimselerin söylediği bir söz var. İçelim güzelleşelim diye. Yani biz de değişelim güzelleşelim, böyle bir söylem belki cazip olabilir, yani birtakım şartlar bizi böyle söylemeye teşvik edebilir. Ama başkalaşıyor muyuz, o noktanın çok iyi tebârüz, temâyüz ettirilmesi gerekiyor. Gene bu değişme meselesi gündeme geldiği zaman arkadaşlar, reform. Sabahki oturumda pek adı anılmadı. Modernlik, modernleşme, modernist kavramına işaret edildi belki, ama reform kavramına işaret edilmedi. Esasında değişme ve başkalaşma ayrımında bizim Batı’da Ortaçağ’da Martin Luther ile başlayan reformasyon, yeniden biçimlendirme, yeniden şekillendirme hareketine benzer bir hareketin içinde olmadığımız, onunla benzerliklerimiz ve farklılıklarımızın neler olduğu üzerinde de hakikaten düşünmemiz lazım. Mesela; benim, şahıs olaraktan bilemeyeceğim ama gerekirse nassları bile kenara bırakabiliriz şeklindeki bir söylem, birçok noktada Marin Luther’in reform, reformasyon düşüncesiyle buluşabilir. Yani buluşması tehlikeli demiyorum, yani farkında olalım. O anlamda söylemeye çalışıyorum. Demek ki yenileşme, değişme meselesinde kavramsal çerçevenin son derece iyi çizilmesi lazım. Daha somuta indirgeyecek olursak, fıkhın alanları içerisinde ibadet ve muamelat dediğimiz alanlar içerisinde yenileşmeyi hangisi için ne ölçüde gerçekleştirmeye çalışıyoruz, bunu belki örneklendirmek de gerekebilir ve somut sorulara somut cevaplar verme aşamasına da gelebiliriz.

İkinci bir husus, bu yenileşme meselesiyle ilgili olarak söylemek istediğim, şu soru üzerinde de yoğunlaşmamız gerekiyor. İki yüz sene öncesine kadar Müslüman toplumların, fukahanın, ulemânın aklına gelmeyen, gündeminde olmayan bu değişme ve yenileşme söylemi veya ihtiyacını bizim gündemimize bomba gibi düşüren şey nedir? Bunun üzerinde de belki durmak gerekecek. Yani bizim ulaşmak istediğimiz acaba yeni amaçlar mı var? Yoksa zaten sabit olan amaçlara, belli olan amaçlara başka yollarla ulaşma çabası içinde miyiz? Bu yenileşme hareketlerinin arkasında dinin çağdaş zamanın söyleyişlerine elverişli hale getirilerek üvey evlat muamelesi görmekten kurtarılması mı var, ki bunun anlamı Müslümanlığın çağdaş söyleme dayanılarak meşrulaştırılması anlamına geliyor, acaba bunu mu sağlamaya çalışıyoruz. Ya da dinin kendinden beklenen işleri hakkıyla yerine getirebilmesini sağlamaya mı çalışıyoruz? Yani bu yenileşmeyi gerekli kılan, gündemimize sokan saik nedir? Bunun üzerinde hakikaten durulması gerekiyor.

Ben bu yenileşmeyle ilgili lafı çok fazla uzatmayayım. Yenileşme değişme konusunda mevcut yaklaşımlar aşağı yukarı hepimizin malumlarıdır. Onları çok fazla derinlemesine girmeyeyim. Ama şöyle çok kabaca bir tasvir yapayım. Bu yenileşme dediğimiz zaman elimizdeki malzeme, yenileştirilecek olan malzeme veya muhatap malzememiz daha çok gelenek açısından. Yenileşmek dediğimiz zaman, değişmek dediğimiz zaman herkesin ilk aklına gelen şey bu geleneğin muhasebesi. Geleneğin sorgulanması ve gelenekle hesaplaşılması aklına geliyor herkesin. Evet, gelenekle belki yüzleşmek, hesaplaşmak ve bunu sorgulamak gerekiyor. Ama burada uygulanacak yöntem, hakikaten son derece önemli. Bu sorgulama işini yaparken neyi merkeze alarak sorgulamayı yapıyoruz. Geleneği sorgulayalım ama bu sorgulama işini yaparken merkezde ne var. Meselâ çağdaş telakkîler, yaygın kabuller mi acaba merkeze alınarak bu sorgulamayı yapmalıyız, yoksa kendi mantık ve sistemi içerisinde bir sorgulama imkânı mı aramalıyız? Ve tabi birinci yaklaşım ister istemez geleneğin biraz perifere itilmesi, atlanması, es geçilmesi sonucunu doğuruyor. Ve bunun anlamı hepinizin bildiği gibi geleneği atlayarak doğrudan kitap ve sünnet, Kur’ân ve sünnete dönüş söylemi. İkinci bir yaklaşım belki gelenekle irtibat kurarak farklı perspektifleri sürdürme imkânını aramak. Yani yenileşme söyleminin belki ikinci boyutu, gelenekle canlı dinamik bir bağlantı kurarak farklı perspektifleri sürdürme imkânını aramak. Tabi bunlar üzerinde ayrıntılı olarak maalesef duramayacağım. Bu kadarla iktifâ ediyorum.

İkinci olarak ekol sistematiği üzerinde durmak istiyorum. Ekol dediğimiz zaman temel soru şu esasında: Fıkıh için hukuk için rasyonel bir temele ihtiyaç var mı? Ekol, ekollerin oluşma sürecini başlatan şey budur. Fıkıh için rasyonel bir temele ihtiyaç var mı? Esasında hepinizin malumu, sonuçları itibariyle rasyonellik arayışının düşünceyi hapseden bir tür epistemolojik sapma olduğunu söyleyenler var. Hakikaten de rasyonellik arayışına gittiğiniz zaman kendiniz için, düşünceniz için bir sınırlama getiriyorsunuz. Mesela zahirlikte olduğu gibi, bilgi kaynağına sahih bir şekilde ulaşılması ve esasında beşer katkısının dışında tevkîfi olarak oluşmuş bulunan dilin imkânlarının kullanılmasıyla iktifâ edilebilir. Bakınız bu müthiş bir sınırlama getiriyor. Yani nedir? Sahih bilgi kaynağı dediğimiz naslar ve dilin imkânları. Kendimizi bununla sınırlıyoruz. Ahmed b. Hanbel’in söylemine bakacak olursak veya genel perspektifine bakacak olursak, mümkün olduğu kadar nassların metinlerini ve zahirlerini birbirleriyle çatışsa bile dikkate almak şeklinde bir eğilime sahip olduğunu görüyoruz. Hatta eğer hakkında anlatılanlar doğruysa, küstürmemek için Ahmed b. Hanbel bazen bir hadisle bazen başka bir hadisle, zıt olan bir hadisle amel ediyormuş. Veya önümüzdeki seçeneklerden bir tanesi bu olabilir veya rasyonellik arayışı içerisinde mevcut nasları düzenliklerinin araştırılması ve ulaşılan sonuçlara göre bir mahiyet belirlemesi, mahiyet tasavvuru yapılması ve yeni açılımların bu düzenlikler doğrultusunda yapılması düşünülebilecektir. İşte, öteki sünnî mezheplerin, Hanefîlerin, Şâfîlerin ve Mâlikîlerin genel olarak benimsedikleri yol budur. Ve burada gerçekten bir rasyonellik arayışı vardır.

İki kademeli bir rasyonellik arayışının olduğunu burada görüyoruz. Bunlardan bir tanesi genel olarak mevcut nasların düzenliliklerinin araştırılması, ki buna literatürde kıyâsü’ş-Şer‘ denilir. Şer‘in kıyası. En üstteki kural demek. Daha sonra bu düzenlilikleri tespit edilen kuralları tikel olaylara uygulama aşaması gelir ki o da fıkıh usulünde bildiğimiz teknik anlamdaki kıyastır. Fıkhî kıyas. Bu bir rasyonellik arayışının sonucunda ortaya çıkan bir neticedir. Bu rasyonellik arayışının fakihe, yorumcuya genel olarak kazandırdığı şey, hakikat arayışının, doğru hüküm arayışının kendi fantezi ve kaprislerimizden bağımsız olarak sürdürme imkânının sağlanmasıdır. Genel kurallara ulaştığınız zaman ve bu genel kurallar ışığında tikel problemleri çözümlemeye çalıştığınız zaman hakikat mümkün olduğu kadar nassların çizdiği çerçevede araştırılmış olacaktır. Bu rasyonellik arayışı bir süreç işidir. Süreç işi olmuştur zaten. Bu arayış hicrî üçüncü yüzyılın başına-ortalarına kadar sürmüştür. Ve bu rasyonellik arayışı sürecinin sonucunda hepimizin bildiği mezhepler ortaya çıkmıştır. İşte, içtihat kapısının kapanması denilen olgu, deyimleme o sürecin tamamlanmasını ifade eder. Sanıldığı gibi fakihlerin içtihat kapısını kapattıkları ve hiç kimseye bu yetkiyi tanımadıkları ikinci söylediğim anlamda, kıyasın kapısını kapattıkları anlamına gelmez. Fıkhî kıyas kapısı, hiçbir zaman, içtihat kapısı kapatılmamıştır. Kapısı kapatılan içtihat, nassların düzenliliklerinin araştırılması yoluyla genel kurala ve mezhebe ulaşmak içtihadıdır. Yani kurucu içtihat kapısı kapatılmıştır. Bunun tarihi de aşağı yukarı üçüncü asrın başları, en geç ortalarıdır. Bu sürecin bitiminde sevgili dostlar, ekolleşme süreci tamamlanmıştır ve bu sürecin sonucunda ilk duyduğumuz zaman yadırgayacağımız bir takım söylemler oluşmuştur. Mesela, usul kitaplarına baktığınız zaman sahabe mezhebinin alınmasının, sahabe mezhebine göre fetva verilmesinin uygun olmadığını göreceksiniz. Herhangi bir sahabînin görüşü, mezhebi, artık fetvada kullanılamaz. Çok düz mantıkla gidersek, mezhep imamı, mezhep kurucusu, sahabenin önüne geçirilmiş gibi gözüküyor. Bir ileri aşama, Kerhî’nin meşhur sözü, esasında o da bu süreci çok güzel tanımlayan, ifade eden bir sözdür. Mezhep imamlarımızın görüşlerine aykırı olan bir âyet, ya mensuhtur ya da müevveldir. Yani mezhep imamlarımız bizim herhangi bir ayetle amel etmemişse, bizim o durumda yapacağımız şey, o ayetin mensuh olduğunu kabul etmek, yahut da tevil etmektir. Dikkat edin, her iki söz de esas itibariyle, ekol sistematiğinin kurucu içtihat mantığının doğal sonuçlarıdır. Yine de seçme yaparak artık dört mezhebin dışında başka bir mezhebin kurulma imkânını tamamen kapatan bir yaklaşımdır. Hatta yeni mezhep oluşturma çabasının bid’at olarak nitelenmesi ve bunların batıl olarak ifade edilmesi, nitelendirilmesi gene hep bu çerçevede değerlendirilecek hususlardır. Aynı şekilde İbn Teymiyye ve İbnü’l-Kayyim’e özellikle Tûfî’ye gösterilen tepki de yine aynı gerekçeyle izah edilebilir. Tûfî’nin Ekol sistematiği çerçevesinde izah edilebilir.

Bundan iki yüz sene önce, dört yüz sene önce, bin sene önce, hukuk güvenliği ve istikrarını temin ediyordu. Ama günümüz açısından artık böyle bir durum söz konusu değil. Biz hangi konuda ne dersek diyelim, bizim dışımızda cereyan eden bir hayat var ve bizim dışımızda cereyan eden bu hukukî ilişkileri düzenleyen bir hukuk sistemi var. Dolayısıyla hayat, hukukî ilişkiler bizim sözlerimize, söyleyeceklerimize göre devam etmiyor. Dolayısıyla burada ekol sistematiğinin pratik ne faydası var şeklinde bir sorunun belki ilk bakışta bir yeri olabilir, ama en başta söylediklerim dikkate alınırsa, bu çok önemli bir husus olmaktan, hukuk güvenliğini, sağ hukukla ilgisinin kalmamış olması çok önemli değil. Bu hukuk güvenliğini, özür dilerim ekol sistematiğini koruduğumuz takdirde çok farklı seçenekler birbirleriyle rekabet eder ve farklı mantıklara göre üretilmiş çözümlerle, görüşlerle rekabet edecek yeni şeyler söyleme imkânımız olabilir. Ben umuyorum, inanıyorum, sanıyorum hangisi uygunsa şu anda tam bilemiyorum, ama öyle sanıyorum ki ekol sistematiği içerisinde hangi alanda olursa olsun ister fıkıh, ister kelâm, ister tasavvuf, ekol sistematiği içerisinde kaldığımız takdirde bizim alternatif seçenekler, hem kendi ülkemiz için hem de dünya için alternatif seçenekler üretebileceğimizi düşünüyorum. Alternatif seçenek üretmesi müslüman dünyanın, böyle bir ekol sistematiğine bağlıdır. Diyeyim ve sabrınızdan dolayı hepinize teşekkür edeyim. Eğer soru olursa eksik bıraktığım yerleri o vesileyle tamamlama imkânı bulurum. Teşekkür ediyorum.

_________________________

Kaynak: Prof.Dr. Yunus Apaydın İslâm Fıkhının Dinamizmi Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri, KURAV Yayınları, s. 71-76

 

 

Önceki Sayfa