Kur'ân-ı Kerîm Tefsirinin Yeniden Yapılmasını Gerektiren Sebepler
Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım! Kur’ân-ı Kerîm tefsirinin yeniden yapılanması ve yapılması neden gerekir? Bunu birkaç örnek vererek anlatmaya çalışacağım. Tefsirler de zaman içerisinde maalesef Kur’ân-ı Kerîm’e ters olan yorumlarla rivâyetlerle bozulmuştur. Bunların ayıklanması için sorgulanması gerekir. O noktaya varmış ki Kur’ân-ı Kerîm açıkça tahrif edilmiştir. Ve bu Kur’ân-ı Kerîm adına yapılmıştır, Kur’ân-ı Kerîm’i bir arkadaşımızın söylediği gibi kutsamak için yapılmıştır. Tabi kanaatime göre Kur’ân-ı Kerîm’e karşı cinâyet işlenmiştir, hâlâ bunlar sürmektedir.
Bariz örneklerden birisi “إِنَّ الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحاً فَلَهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ”[1] âyetidir. Şimdi bu âyeti cenneti sırf müslümanlara vermek için yani cennet dediğim zaman zaten cennet müslümanların da, son Müslümanlığın son şekli olan Hz. Muhammed’in (a.s.) getirdiği İslâm’ın mensuplarına vermek için zorlamış durmuşlardır. Burada ne yapmışlar? O “مَنْ”i bedel yapmışlar. O “مَنْ” işte yahudilerden, hıristiyanlardan, Sâbiîlerden bedel oluyor. Bunlar içerisinde her kim inanıyorsa onlara korku yoktur onlar üzülmeyeceklerdir. Peki bunlardan bedel olmuyor da bunların bağlı olduğu şeye atıfla daha önce birinci kelimeye bağlıydı “vellezîne âmenu” o zaman ondan da bedeldir. O zaman yani Hz. Muhammed’e (a.s.) inanlar cennete gidecekler. Bu nedir? Bu saçma değil mi, böyle bir yorum olur mu?
Şimdi Kur’ân-ı Kerîm öyle belli bir zümreye cenneti vermemiştir, kimsenin elinde de değildir zaten. Peygamberlerin görevi de insanları cennete veya cehenneme doldurmak değil, insanlara tevhid prensibini aşılamak. Cennete koymak Allah’ın elindedir, hiç kimsenin elinde değil, hatta ve hatta Peygamber (s.a.) dahi çok zaman kendi akıbetinden emin olmadığını söylemiştir. Osman b. Maz’un vefat ettiği zaman gâyet zahid bir sahâbî idi. Hanımı diyor ki “cennet sana mutlu olsun, müjde olsun” diye ağlıyormuş. Peygamberimiz diyor ki “kimdir bu kadın Allah adına hüküm kesen?” diyorlar ki; Osman b. Maz’un’un karısıdır. Diyor ki “bak ben Allah’ın elçisiyim ben bile nereye gideceğimi bilmem. Cennete gideceğini söyleme, nereye gideceğini Allah bilir.” Herkesin akıbetini ancak Allah bilir. O hâlde cenneti herhangi bir zümreye vermek Kur’ân-ı Kerîm’in prensibi değildir, Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği bir kural değildir. Cennet kimin hakkıdır? Allah’a şeksiz ve şirksiz inanan, sadece Allah’a tapan, Allah’a ibadet eden dünya ve âhiret konusunda güzel işler yapan işte bunların hepsi cennete gider. Siz cenneti belli bir zümrenin tekeline veremezsiniz, Cenâb-ı Hakk, onu kime lütfederse ona verir. Şimdi bu âyet işte bu genel prensibi vurguluyor; Hz. Peygamber’e inananlar, yahudi olanlar, hıristiyan olanlar ve Sâbiî olanlar. Evet bunlar içerisinde her kim Allah’a inanırsa, âhiret gününe inanırsa ve salih işler yaparsa, gerek dünyada gerek âhirete yönelik güzel işler yaparsa, onların ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. Şimdi mealleri açın bakın piyasadaki mealleri açın bakın neler neler yapılmış bu âyetler üzerinde, nasıl zorlama yorumlar yapmışlar; kimisi parantez içerisine koymuş, kimisi de hiç parantez içine bile koymamış açıkça yazmış sanki âyet böyle diyormuş gibi. Hatta maalesef Şeyhülislâm Ebû Suud efendi de bu âyeti o kadar zorlamış ki insan onun şahsiyetine yakıştıramıyor. Bunun üzerinde daha fazla durmak istemiyorum.
Bir başka husus işte bu rivâyetlerin mutlaka doğru kabul edilerek birçok âyete böyle yüklenilmesi ve yakıştırılması. “وَمِنْهُم مَّنْ عَاهَدَ اللّهَ لَئِنْ آتَانَا مِن فَضْلِهِ لَنَصَّدَّقَنَّ وَلَنَكُونَنَّ مِنَ الصَّالِحِينَ”[2] şimdi bu âyetler insanların karakterlerini anlatıyor, yani insanların zaaflarını anlatıyor. Bunlardan çeşitli karakter gösteren, çeşitli huylar gösterenler var. Bir de şöylesi var; Allah’a söz veriyor; işte Allah bize eğer mal verirse biz o Allah’ın verdiği malı Allah yolunda harcayacağız, yanlış iş yapmayacağız. Öyle hep kendimizi düşünmeyeceğiz, milleti düşüneceğiz diye Allah’a söz verenler var. Allah lütfu ile onlara mal, mülk verince onlar da cimrilik etmeye başlarlar. Hakikaten de öyledir, insanlar fakirken Allah’a verdiği sözde durmaz, zenginleşince cimrilik yapar, başkasını düşünmez bu genel karakteridir insanoğlunun. Sözlerinden dönerler, yüz çevirirler yani verdikleri sözde durmazlar, âyet bunu anlatıyor. Ama bu âyet hemen belli bir şahsa mâl edilmiş. Güya Sa’lebe isimli bir zat varmış sahâbîlerden; bu zat gelmiş ya Resûlüllah! Dua ediniz Allah bana mal versin, ben bu malı Allah yolunda harcayacağım. Allah’ın Resûlü buyuruyor ki; Sa’lebe, sen bu hâline şükret böyle fakir kalıp Allah’a bağlı kalman, zengin olup da Allah’a karşı sözünü yerine getirmemenden iyidir, sonra daha perişan olursun. Yok ya Resûlüllah ben yaparım. O da bunu kabul ediyor ve dua ediyor Peygamberimiz. Bu Sa’lebe gidiyor bir koyun alıyor, bu koyun doğuruyor. O da doğruyor ve öyle oluyor ki Medine vadisi bu koyunları alamayacak hâle geliyor ve Medine dışına çıkıyor. Sonra zekât farz oluyor. Zekât farz olunca Resûlüllah âmilini, tahsildarını gönderiyor zekâtı toplamak için. Sa’lebe’ye bu kadar koyunu vermek ağır gelmiş çünkü çok sayıda koyun yapıyormuş onun zekâtı. Ondan sonra diyor ki bu haraçtır, bu zekât değil vermiyor. Daha sonra pişman olup getiriyor ama Resûlüllah almıyor onun zekâtını, Ebû Bekir zamanında getiriyor zekâtını yine alınmıyor, Ömer zamanında getiriyor zekâtını yine alınmıyor, Osman zamanında da adam perişan ölüyor, gidiyor.
Şimdi bu tefsirlerde var ve bu rivâyet naklediliyor ve halka da anlatıldığını da büyük bir duygusal hava meydana getiriliyor. Şimdi bakalım acaba zekât ne zaman farz kılındı? Zekât, hicretin ikinci yılında farz kılındı. Aslında zekât hicretin ikinci yılında değil zekât zaten Mekke döneminde vardı hatta ve hatta daha ilk sûrede buna işaret edilmiştir, zekâta daha ilk sûrede. Ama Medine döneminde zekâtın miktarları belirlenmiş yoksa zekât zaten vardı. Mekkî sûrelerden olan Zâriyât Sûresi’nde zekâta belli bir hak işte zekâttır. Şimdi bu adama Resûlüllah dua etmiş. Bir koyun almış bir koyun senede bir defa yavrular, iki defa yavrulamaz, üç defa yavrulamaz. Evet birinci yılda bir koyun, ikinci yılda bir koyun bir daha yavrularsa iki koyun eder, üçüncü yılda her ikisi de yavrularsa dört koyun eder, dördüncü yılda dört-dört sekiz eder, beşinci yılda on altı eder, altıncı yılda otuz iki eder hepsinin böyle yavruladığını farz ediyoruz neticede onuncu yılda vefat etmiştir Peygamberimiz (s.a.), beş yüz on iki koyun ediyor. Beş yüz on iki koyun Medine vadisine sığmıyor mu? Kaldı ki zekât ikinci yılda farz kılınmışsa o adamın zaten iki koyunu varmış, veya üç koyunu varmış. Şimdi bu adamın zaten üzerine zekât farz değil. Kaldı ki zekât farz kılındı diyelim bu adamın da çok koyunu var ve vermedi adam. Acaba o adamın keyfine mi bırakılır? Yani bu adam vermiyor zekatını hadi vermezse vermesin mi denilir? Bu bir hukuktur, bir toplum hukukudur, onun keyfine bırakılmaz “خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ”[3] Hz. Ebû Bekir zamanında zekâtı vermeyen kimseler vardı, bunlar Allah’ı inkâr etmiş kimseler değillerdi, dinlerinden de dönmüş kimseler değillerdi ama zekât vermediler, zekât kendilerine ağır geldi. İşte bu yüzden Hz. Ebû Bekir onlarla savaştı. Hz. Ebû Bekir zekât vermeyen kabilelerle savaşıyor da bu adamın zekâtını nasıl almıyor, git yahu ben senin zekâtını almam diyor. Hiç kimse böyle hukukî meselelerde kendi keyfine bırakılmaz, kanunu eğer uygulamıyorsa ona uygulatılır.
Bir başka husus da şefaat meselesidir, önemli konulardan birisi. Şimdi biliyorsunuz bir şefaati uzma var. İnsanlar âhirette toplanıyor tam bir senaryodur yani Âdem’e (a.s.) gidiyorlar hesap o kadar uzun sürüyor ki Âdem’e (a.s.) gidiyorlar o diyor ki ben Allah’a karşı günah işledim onun için Cenâb-ı Hakk’a hesabım görülmesi için, Allah’a karşı yüzüm yok. Hepsine geliyorlar, neticede Hz. Peygamber’e geliyorlar o Cenâb-ı Hakk’a niyaz ediyor ve hesap başlıyor. Yani bu gayb haberleridir, bunları Cenâb-ı Hakk’dan başka kimse bilemez. Ama Kur’ân-ı Kerîm’de böyle anlatıldığı biçimde acaba şefaat var mıdır? Bir de Peygambere (s.a.) inanan, kendisine ümmet olan ama yaptığı iş ne olursa olsun, adam öldürsün, hırsızlık etisin, sadece inanmış ona, işte onu Peygamberimiz güya kurtaracak. Hem de ne demiş “ şefaatî li-ehli’l-kebâiri min ümmetî / şefaatim ümmetimden büyük günah işleyen kimseleredir” küçük günah işleyen kimselere bir şey yok zaten, büyük günah işleyenlere. Peki büyük günah nedir? Bir kere büyük günahların başında şirk var. Ondan sonra adam öldürme vardır, zina vardır, hırsızlık vardır, yalan söyleme vardır, hırsızlık vardır. İşte Peygamberimiz bu kimselere şefaat veriyor. Ama Kur’ân-ı Kerîm diyor ki “وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِنًا مُّتَعَمِّدًا فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا (her kim bir mümini kasten öldürürse onun cezası ebedi kalmak üzere cehennemdir)” “وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ, (Allah ona gazab etmiştir, ona lanet etmiştir ve ona elim bir azab hazırlamıştır).”[4] Bu kadar vurguluyor Kur’ân-ı Kerîm, bir adamı kasten öldüren kimseyi bu şekilde cezalandırıyor ama Peygamberimiz diyor ki ben buna şefaat edeceğim. Şefaat kimin elinde, acaba Peygamberin elinde mi? “De ki bütün şefaat Allah’a mahsustur.” Allah kime şefaat yetkisi verirse o şefaat edecektir. Ama şefaat arkadaşlar kesinlikle Kur’ân-ı Kerîm’de bize anlatılan şekilde değildir. Peygamberlerin şefaati var, belki Peygamberlerin izinden giden salih ulemanın da şefaati var. Ama bu şefaat bir suçluyu günahından kurtarmak maksadıyla yapılamaz. Bırakın Peygamberleri melekler de şefaat edemezler o tür insanlara. Şefaat sadece Allah’ın razı olduğu kimseye yapılabilir. “وَكَم مِّن مَّلَكٍ فِي السَّمَاوَاتِ لَا تُغْنِي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا إِلَّا مِن بَعْدِ أَن يَأْذَنَ اللَّهُ لِمَن يَشَاء وَيَرْضَى (gökte ve yerde nice melek var ki onların şefaati hiçbir işe yaramaz. Ancak Allah kime izin verdiyse onlar şefaat edebilir).”[5] “لِمَن يَشَاء وَيَرْضَى” demek şefaat kimden razı ise. Demek şefaat ancak Allah’ın razı olduğu kimseye yapılabilir. Allah’ın razı olmadığına şefaat edilmez bu kimsenin haddine düşmüş değildir. Allah kimden razı oluyor? Allah acaba adam öldürenden, zina edenden, hırsızlık yapandan, namussuzluk yapan insanlardan mı razıdır? Kimden razıdır? Mü’min ve salih amel işleyen insanlardan razıdır. O zaman bunlara yapılan şefaatin anlamı nedir?
Şefaat, teki çift yapmak, destek olmak demektir. İşte Allah’a inanan ve salih amel işleyen insanlara Peygamberler hatta melekler şefaat edecekler, yani onların yanında bulunacaklar, onlara destek olacaklar, onları yalnız başına bırakmayacaklar, cennette onların yanında olacaklar şefaatin anlamı bu işte. “Her kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse işte onlar Allah’a ve elçisine itaat eden kimseler, şehitlerle, salihlerle, sadıklarla beraber olacaklar, onlarla arkadaş olmak ne güzeldir.” Yani onlar yalnız başına kalmayacaklar. O âlemde, o herkesin kendi hâline düştüğü, kaygısına düştüğü o âlemde onlar yalnız kalmayacaklar. Onlar Peygamberler, sıddıklar, salihler, şehitlerle beraber olacaklardır.
Gelelim peygamberlere, Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin şefaatinden bahsetmiyor. Kur’ân-ı Kerîm, peygamberlerin şehadetinden bahsediyor, peygamberlerin şahitliği var. Ama bu şahitlik insanların lehine olan bir şahitlik değil, aleyhine olan bir şahitlik. “Evet her ümmetin aleyhine bir şahit seni de bunların –yani bu inanmayan müşrik insanların- aleyhine şahit getirdiğimiz zaman ne olacak. Îsâ (a.s.) da kıyamet gününde onların aleyhine tanık olacak.” Yani onların Îsâ’ya tabi olduklarını iddia ediyorlar ve bu arada da aynı zamanda hem Îsâ’ya tabi olduklarını söylüyorlar hem de Îsâ’yı tanrılaştırıyorlar, İsa’nın getirdiği prensiplere aykırı işler yapıyorlar. İşte Îsâ kıyamet gününde onların aleyhine tanık olacak, “ya Rabbi, bunlar benim getirdiğim prensiplere uymadılar” diyecek. Ben böyle getirmedim, ben bunlara beni tanrı edinin, anamı tanrı edinin demedim, ben bunlara sadece Allah’a tapın dedim, bunu getirdim ama bunlar benim getirdiğim tevhit dinini değiştirdiler. İşte Îsâ onlara şefaat değil, onların aleyhine şehadet ediyor. “Her ümmete bir şahit Cenâb-ı Hakk, çıkaracaktır” bu şahitler peygamberlerdir, ondan sonra ulemadır. Onun için “şühedâ” diye geçiyor. Kur’ân-ı Kerîm’de şühedâ savaşta öldürülen kimse değil, onlar Allah yolunda öldürülen kimselerdir. “Allah yolunda öldürülen kimselere ölü demeyin, onlar diridirler ama siz bilmezsiniz.”[6]
Şimdi bakın Allah yolunda öldürülen kimseler, Allah yolunda şehit olan kimseler değil o hadislerde geçiyor, hadislerde ayrı bir anlam kazanıyor. Ama Kur’ân-ı Kerîm, bazen de şehit deyince “Allah, melekler, ilim sahipleri şahit” peygamberler şahit, peygamberlerin yolunda giden salih kişiler, onlar da şühedâ işte, şühedanın anlamı bu, yoksa şühedâ savaşta öldürülen kimse değil daha sonraları bu manayı kazanmış ama bu tali bir manadır, asıl Kur’ân-ı Kerîm’deki anlamı bu.
Çok üzerinde duracağım konu vardı ama ben cevap kısmında onlar üzerinde dururum. Ama şimdi izah edersem bunları temellendirmem lâzım temellendirmeye de vakit yok o yüzden bunları sorular kısmına bırakıyorum. Şimdi bir başka önemli konu; bu nesih meselesi. Tabi çok zor bir mesele bu. Ancak hâlâ bizim ilâhiyat fakültelerinde bu mesele okutuluyor, imam-hatip okullarımızda bu dersler okutuluyor ve biz çocuklarımıza bunları veriyoruz. Yani Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetleri bazı âyetlerini nesh etmiştir. Kaç tanedir neshedilen âyetler? Kimisine göre dört-beş tanedir, kimisi bunu üçe kadar indirmiş, kimisine göre yirmi tanedir, kimisine göre elli tanedir ve nihâyet kimisine göre de beş yüz altmış beş tanedir. Biliyorsunuz Kur’ân-ı Kerîm’de sayılı ahkâm âyeti yani hükümlerden söz eden âyetler açıkça iki yüz-iki yüz elli civarındadır azamî. Fakat haberler arasında geçen âyetlerden de hüküm çıkaranlar var, âyet sayısı artıyor dört yüz, dört yüz elliye kadar çıkıyor. Ama açık olarak, sarih olarak hüküm âyetleri bu kadar. Biliyorsunuz nesih meselesi ancak hüküm âyetlerinde olur, yani emirlerde olur, inşada olur, haberlerde nesih olmaz. Hem haberlerde nesih olmaz deniyor hem de “innellezîne âmenu vellezîne hâdû” bu âyeti nesh etmişiz. Bu haberdir, bu hüküm âyeti değil ki yani Cenâb-ı Hakk, bir vakıayı, bir prensibi açıklıyor burada, bu hüküm getirmiyor ki, haberdir. Haberde nesih olmaz. Haberde nesih olsa haşa Allah’a yalancılık isnad edilmiş olur. Cenâb-ı Hakk, böyle şeyden münezzehtir.
Evet şimdi hüküm âyetlerinin sayısı bu kadar olduğuna göre biz beş yüz altmış beş âyeti neshedersek ve nesih de hüküm âyetleri üzerinde olursa daha Kur’ân-ı Kerîm’de ne kalıyor geriye? Bir şey kalmıyor geriye, hâlbuki Kur’ân-ı Kerîm, “Kur’ân-ı Kerîm’i düşünmüyorlar mı? Eğer Kur’ân-ı Kerîm Allah’dan başkası tarafından gönderilmiş olsaydı onda birçok ihtilâf bulurlardı”[7] yani birbirini tutmaz çelişkili sözler bulurlardı. Kur’ân-ı Kerîm’e göre Kur’ân-ı Kerîm’de birbirini tutmaz, çelişkili, birbirine ters âyet yoktur. Böyle âyet yoksa nesih de yoktur. Çünkü nesih ancak çelişkili sözlerde olur. Yani ikinci hüküm, birinci hükme aykırı olur ve deriz ki ikinci hüküm birinci hükmü nesh etti. Kur’ân-ı Kerîm’de böyle çelişkili şeyler olmadığına göre nesih nasıl olur. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm, “benim katımda söz değiştirilmez” bu Cenâb-ı Hakk’ın vahyi midir? Allah’ın vahyi değişmeyeceğine göre nasıl oluyor da Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri değişiyor.
Peki nesih ne demektir? Nesihin anlamı zaten öyle iki çelişkili sözün birbirini ortadan kaldırması demek değil. Nesih demek? Silmek, ortadan kaldırmak demektir. Neden ortadan kaldırılmış? Hikmeti ne? Peygamber de bir beşerdir, bazı âyetleri unutmuş Hz. Peygamber, onun yerine onun yerini dolduracak âyetler gelmiştir. İşte nesih bu, nesihin anlamı bu. Efendim Peygamber unutur mu? Peygamber unutur, nasıl unutmaz. Peygamber beşerdir, unutmuştur. Eğer unutmuyorsa sehiv secdesinin anlamı nedir? Peygamberimiz sehiv secdesi yapmadı mı? İki rekât kılıyor öğlen namazını. Ya Resûlüllah diyorlar; namaz mı kısaldı yoksa siz mi unuttunuz? Diyor ki ne oldu? İki rekat kıldınız diyorlar. Diyor ki; ben unuttum. İki rekât daha kılıyor ve iki daha kılıyor ve sehiv secdesi yapıyor.[8] O hâlde Peygamberimiz elbette çok normal olarak unutabilir. “Sana okuyacağız, sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediğini okuyacaksın” demek ki Peygamberin unuttukları da Allah’ın dilediğine bağlı bir unutmadır. Ama onun yerine “ondan daha iyisini veya onun dengini getiririz” buyuruluyor. Yani neshedilen âyetlerin yerine daha iyileri gelmiş, Kur’ân-ı Kerîm yazılmış tamamlanmıştır, Kur’ân-ı Kerîm âyetleri içerisinde yani Mushafın içerisinde hiçbir âyet diğerine ters değildir. Yani mevcut âyetlerin hiçbiri diğerini nesh etmiyor. Bu nesh edilenlenlerden birisi meselâ “لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ (sizin dininiz size benim dinim bana)”[9] bu âyet neshedilmiştir. Hangi âyetle? Kılıç âyeti ile. Bu mübarek kılıç âyetiyle zaten yüz otuz tane âyet nesh edilmiş.
Şimdi bu âyet neshedildi “لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ”[10] bu âyet de mi neshedildi? Şimdi bu nesh edildi denilen âyetlerin bir kısmı o kılıç âyetinden sonra da inmiş. Öyle âyetler de var. Şimdi bu Kur’ân-ı Kerîm’in genel prensibi; herkes kendi yaptığından sorumludur, din zorlama ile olmaz. Çünkü din, gönül işidir, iman işidir, iman gönüldedir. Kimin iman edip, kimin iman etmediğini bilemeyiz. Biz zahirde amel ettiğini görürüz, o İslâm olup olmadığına onunla hükmedilir, biz onu müslüman zannederiz. Ama gönülde hakikaten gönülden inanmış mı inanmamış mı onu bilemeyiz. Hatta ve hatta Peygamberin kendisi dahi bilmez. Peygamber (s.a.) münafıkları bilmiyordu. “Medine halkı içerisinde nifaka iyice alışmış, kimseler vardır, sen onları bilmezsin Allah bilir.”
O hâlde Peygamberin bilmediğini biz bilemeyiz, Cenâb-ı Hakk bilir. Biz gönlüne göre hüküm veremeyiz davranışına göre hüküm veririz. Böyle olduğuna göre bu tür âyetlerin hepsi insanların kendi eylemlerinden kendilerinin sorumlu olduğunu vurguluyor ve bu manada pek çok âyet var bunların hiç birisi mensuh değil ve birbirine ters değil. Bu ilk Kur’ân-ı Kerîm sûrelerinde mevcut olan prensibi çeşitli sûrelerde hatta ve hatta Peygamberimizin hayatının sonlarında inen sûrelerde aynen vurgulanmaktadır. “Siz benim yaptığımdan sorumlu değilsiniz ben de sizin yaptığınızdan sorumlu değilim.”[11] Bakın bütün âyetler bireylerin kendi yaptıklarından sorumluluğunu vurguluyor, dinde bir zorlama olmayacağını, tam bir dinde bir vicdan özgürlüğü kurulduğunu, herkesin vicdan özgürlüğüne sahip olduğunu vurguluyor. O hâlde bu âyetleri böyle kılıç âyetleri ile nesh etmek Kur’ân-ı Kerîm’in ruhuna aykırıdır.
Şimdi önemli bir konuya geleceğim. Ben hep kendimi biraz zorluyorum çünkü fazla vakit geçirmek istemem. Ama yanlış anlaşılmaktan da tabi çekiniyorum. Birincisi bu fuhuş meselesi, fuhşun cezası. İşte bu yüzden de biz birçok Kur’ân-ı Kerîm âyetini biz nesh etmişiz. Kur’ân-ı Kerîm âyeti var Kur’ân-ı Kerîm’de ama biz onları mensûhtur diye kale almamışız. Evet bu âyetler arasında hiçbir çelişki yoktur. Keşke burada bir tahta olsaydı da bunları daha güzel anlatabilseydim. Birincisi, Nisâ Sûresi. Nisâ Sûresi arkadaşlar iniş tarihine göre, 98. sûredir. Orada adı üstünde zaten kadınlar, kadın haklarından söz ediyor, kadınlar ağırlıklı olarak ama başka şeyler de vardır. Ama ilk âyetleri kadın haklarından söz ettiği için Nisâ Sûresi deniyor. Şimdi orada şöyle deniliyor “fuhuş yapan kadınlar bu eylemlerini dört şahitle tespit edin. Bu dört şahit, bu kadınların böyle yaptıklarına şahitlik yaparlarsa onları evlerinde hapsedin ölüm onları alıncaya kadar yahut Allah onların lehine bir yol gösterinceye kadar” şimdi “yec‘alallâhü ‘aleyhinne” değil, “أَوْ يَجْعَلَ اللّهُ لَهُنَّ سَبِيلاً ”[12] Allah onların lehine bir yol gösterinceye kadar. Demek ki fuhuş burada, bu fuhuş eylemini yapan kadınlardır, erkekler yok. Eğer erkekler ile kadınlar arasında bir eylem olsaydı “teğlib” kuralına göre Arapça’da teğlib kuralına “وَالذي vellezî” konurdu, “وَاللاَّتِي vellâtî” olmazdı. Demek bu eylem içerisinde erkek yok, kadın burada geçen, kadınların arasında geçen bir fuhuş bir edepsizliktir. Bu edepsizlik nedir?
İşte Ebû Müslim İsfahânî’nin ifade ettiği gibi, -o, hicrî 320 tarihinde vefat etmiş bir müfessir- bu âyetle kadınlar arasındaki ilişki yani lezbiyenlik kastedilmiştir. Efendim o zaman Araplar arasında böyle bir şey var mıydı? Araplar arasında livata gâyet yaygındı niye bu olmasın. Livata, erkekler arasında sapık bir ilişki. Nitekim biraz sonra da erkekler arasındaki o ilişkiye temas ediliyor. O hâlde kadınlar arasında bu türlü edepsizlik vardı. Hele bilhassa kapalı bir toplum, erkeklerle münasebeti olmayan bir toplumda pekâlâ kadınlar arasında bu türlü bir edepsizliğin olması normaldir. Şimdi böyle bir edepsizlik olursa o zaman bu kadınları öldürmek değil. Maksat bu eylemin önüne geçmektir. Bu eylemin önüne geçmek için kadınların birbiri ile görüşmesini engelleyin, evde hapsedin göz hapsinde tutun. Ne zamana kadar? Ölünceye kadar yahut Allah, onların lehine bir yol gösterinceye kadar. Onların lehine gösterilecek yol ne olabilir? Onların evlenmesi olabilir, onların lehine olan şey budur. Efendim onların lehine gösterilecek yol işte yüz sopa imiş, o yüz sopa ile yani zina cezasını veren yüz sopa ile bu âyet nesh edilmiş. Peki yüz sopa veyahut o da nesh edilmiş, o yüz sopa da neshedilmiş ondan sonra recm âyeti gelmiş. Peki bugünkü recm âyeti Kur’ân-ı Kerîm’de hiç yok. Onu keçi yemiş bir rivâyete göre. Yahu o keçi ne zeki bir keçi imiş ki bütün bu âyetler içerisinde gitmiş recm âyetini seçmiş de onu yemiş. Veyahut da o âyeti biliyorlarmış da Hz. Ömer demiş ki ben bunu biliyorum fakat başka bilen çıkmamış. Bir tek Hz. Ömer biliyor ama başka da bilen olmadığı için Ömer onu yazdırmam diyor. Vallahi zaten mushafı yazdıran Ömer’dir, eğer bilseydi o âyettir onu hemen yazdırırdı, hiç öyle kimseye taviz falan vermezdi.
Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’de recm falan yoktur. Bu âyet kadınlar arasındaki edepsizliğin, fuhuşun cezasını veriyor. Fuhuşun cezası evleninceye kadar evde hapsetmektir. Evlenince zaten böyle şey yapmaz. Peki bu kadınlar arasındaki ilişki, onun cezası bu yani onun cezası müebbet hapis yani göz hapsi, hapis değil. Erkekler arası münasebet bu da bir edepsizliktir, Lût kavmi bu yüzden helâk edilmiştir. Bu edepsizliğe iki erkek bakın iki erkek diyor “vellezîne” değil iki erkek, demek ki bu da iki erkek arasında yapılan bir edepsizlik. Bunu yaparlarsa onlara işkence edin. Bu işkencenin türü mü’minlere bırakılmış, yöneticilere bırakılmış, caydırıcı ne ise o uygulanır. “Ama tevbe eder uslanırlarsa artık onları dövmekten, onlara işkence etmekten vazgeçiniz. Çünkü Allah Gafûrdur, Rahîmdir tevbeleri kabul edendir.”[13] Bu erkekler arasındaki sapık ilişkinin cezasıdır. Bir de erkek ile kadın arasındaki sapık ilişki vardır, yani fuhuş, edepsizlik, onun adı işte zinadır. Onun cezası bu sûreden sonra inmiş olan 102. sûrede Nûr Sûresi “zina eden erkek ve kadına yüz sopa vurun. Yani Allah’ın cezasını uygulamada sizi şefkat, merhamet duygusu engellemesin. Allah’a ve Âhiret gününe inanıyorsanız bunu uygulayın.” Buraya dikkat etmenizi istiyorum- “Onlara uygulanacak azaba da mü’minlerden bir gurup şahit olsun.” Demek bunların cezası nedir?
Zina edenlerin cezası azabtır, bu azap nedir? Bu yüz sopadır bu işkenceye bir gurup işkence yaparak değil, bir tek odada değil, mü’minlerin toplu olduğu yerde uygulanır. Sebebi? Caydırıcı olması için, diğerlerine ibret olsun diye. Şimdi diyorlar ki efendim bu bekâr olan erkeklere uygulanan cezadır. Ama evli olursa bu recmedilir. Peki bekâr olan erkek ve kadın, bir kere âyete zina eden herkes dâhil. Sonra zayıfa ceza “eş-şeyh ve’ş-şeyha” bir kere ihtiyar demektir. Ne demek Hüseyin bey? İhtiyar demektir. Yani ihtiyara daha ağır bir ceza bir kere. Bu da Kur’ân-ı Kerîm’in prensibine aykırı olan bir cezadır, yani ihtiyara daha ağır bir ceza, gençe daha hafif ceza. Evli olabilir, ayrı da yaşayabilir. Ben meselâ on iki senedir ailemden ayrı yaşıyorum faraza. Yani böyle, bu tür yaşayan insanlar da var, hanımı bir yerde kendisi bir yerde olan insanlar da var, yani bu evlidir ama o ihtiyacı karşılanmıyor demektir. Peki bu adamın da bir dürtüsü var değil mi? Şimdi bu zina ederse recm edilecek, öbürü zina derse yüz sopa vurulacak böyle değil işte arkadaşlar. Âyetin devamını okuyalım. Evli olan erkek ve kadının cezası yani zina cezası yine yüz sopadır. Kadınlarını zina ile suçlayıp kendilerinden başka şahit bulamayan kimseler onlardan birisinin şahitliği yani kendilerinin şahitliği dört şahit yerine geçer. Dört defa diyecek ki ben doğru söylüyorum eğer yalan söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun. Eğer yalancı ise Allah’ın laneti kendi üzerine olsun diye temenni edecek, kendi aleyhine dua edecek.
Şimdi önemli olan şu; “kadından o azabı defeder” işkenceyi defeder, kocasının yalan söylediğine dört defa şahitlik yapması, yani kocam yalan söylüyor ben zina etmedim demesi kendisinden azabı defeder. O hâlde evli kadının zina cezası yüz sopadır, azaptır, azap bu daha önce zikredildi ikinci âyette “onlara yapılacak azaba mü’minlerden bir gurup tanık olsun dedi.” Şimdi eğer bunun cezası öldürme “ondan recmi defeder” yani kadının bu şekilde tanıklık yapması recmi defeder veya katli defeder ama azap diyor, azap recm değil, katl değil. Şimdi daha kesin ifadesi var bunun. Arkadaşlar bu zina konusunda lider hanımı ile liderlerin davranışı ile zayıf durumda bulunan hanımların davranışı da bir değil. Çünkü lider herkese örnektir şâyet lider karısı zina ederse fuhuş yaparsa o âleme örnek olduğu için başkalarının da yoldan çıkmasına sebep olur. Şimdi bu hususu Kur’ân-ı Kerîm belirtiyor diyor ki “ey Peygamber hanımları sizin içinizden herhangi biriniz bir fuhuş yaparsa ona iki kat azab verilir”[14] işte yapılacak azap bu. Yani normal sıradan insanlara yapılacak zina cezası yüz sopadır ama lider hanımının bu bilfarzdır haşa Peygamber hanımlarından böyle bir şey yapan yok ama bilfarz, Peygamber hanımlarından böyle bir şey yapan olursa o zaman liderin hanımının cezası iki katıdır. İki kat da iki yüz sopa demektir. Ya kendini koruyamayacak durumda olan zayıf bir insansa cariye meselâ, cariye devamlı şuna buna satıla satıla kendi iffetini koruyamayacak hâle gelmiştir, yani bir lider hanımı gibi değil, o zaman onun cezası ne olacak? Evet o da yine Nisâ Sûresi’nde “cariyeler velilerinin izni ile evlendikleri zaman eğer zina ederlerse, fuhuş yaparlarsa onlara hür kadınların, hür evli kadınların cezasının yarısı uygulanır.” hür evli kadının cezası yüz sopa ise yarısı elli sopa eder. Ama eğer onun cezası recm ise yani öldürmek ise yarısını siz söyleyin.
İşte bütün bunlar gösteriyor ki hiçbir âyet arasında çelişki yok ve hiçbir âyet de diğerini nesh etmiyor, her âyet yerli yerindedir, her âyetin hükmü de uygulanır. Sayın Başkan vaktimiz doldu değil mi? Evet teşekkür ederim.
[1]
el-Bakara 2/62.
[2]
et-Tevbe 9/75.
[3]
et-Tevbe 9/103.
[4]
en-Nisâ 4/93.
[5]
en-Necm 53/26.
[6]
el-Bakara 2/154.
[7]
en-Nisâ 4/82.
[8]
Buhârî, “Sehiv” 2, “Salât”
31, 32; Müslim, “Mesâcid” 89, (572); Ebû Dâvûd, “Salât” 196, (1019,
1020, 1021, 1022); Nesâî, “Sehv” 26, (3, 31-36); Tirmizî, “Salât” 289.
[9]
el-Kâfirûn 109/6.
[10]
el-Bakara 2/256.
[11]
Yûnus 10/41.
[12]
en-Nisâ 4/15.
[13]
en-Nisâ 4/16.
[14]
el-Ahzâb 33/30.
_________________________
Kaynak: Prof.Dr. Süleyman Ateş, Kur'ân'ı Nasıl Anlamalıyız Sempozyum Tebliğ ve Müzakereleri, KURAV Yayınları, s. 155-164