Fil Sûresi: Fille Gelip Ebabille Gidenler

 

بسم الله الرحمن الرحيم

أَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِأَصْحَابِ الْفِيلِ {1}

أَلَمْ يَجْعَلْ كَيْدَهُمْ فِي تَضْلِيلٍ {2}

وَأَرْسَلَ عَلَيْهِمْ طَيْرًا أَبَابِيلَ {3}

تَرْمِيهِم بِحِجَارَةٍ مِّن سِجِّيلٍ {4}

فَجَعَلَهُمْ كَعَصْفٍ مَّأْكُولٍ {5}

 

Görmedin mi? Rabbin kafir güruhunu nasıl halletti?

Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?

Üzerlerine bölük bölük kuşları saldı.

O kuşlar, kızgın ve sert taşları başlarına fırlatıyorlardı.

Nihayet Allah onları delik deşik olmuş yapraklara çevirdi.

 

***

Ebrehe ve adamları ne de kibirli yola çıkmışlardı. Çokluklarına güveniyorlar, devasa fillerine bakıp böbürleniyorlardı. Önlerine geleni yıkıp geride kalanı perişan bırakıyorlardı. Heybetliydiler, gururluydular, kalabalıktılar ve yenilmez olduklarına inanmışlardı. Yerlerde sürüneceklerini, burunlarının kırılacağını, çil yavrusu gibi darmadağın olacaklarını ve bozguna uğrayacaklarını hiç düşünmüyorlardı.

Ebrehe, eşsiz güzellikte ve devasa yükseklikte inşa ettirdiği Kulleys kilisesine yapılan hakareti kendine yapılmış saymıştı. Arapların Kabe’ye gösterdikleri saygıyı kendi anıtına göstermemelerine içerlemişti. Hele bir de bir Arabın gelip yaptırdığı mabede kötülük yapması onun öfkesini hepten kabartmıştı.

Bunun üzerine kızdı, köpürdü ve Kabe’yi yıkmaya karar verdi. Böylece bölgenin en çok saygı duyulan ve en çok rağbet edilen mabedi Kabe’yi ortadan kaldıracak ve bütün insanların yönünü Sana’da inşa ettirdiği kiliseye çevirecekti. Yaptırdığı kiliseye Kulleys adını vermişti. Kulleys en yüksek en yüce demekti. Bu, zoraki bir itibar ve rağbet sağlama girişimiydi.

Emelini gerçekleştirmek için olabildiğince kalabalık ve görkemli bir ordu kurdu. Mahmud adındaki devasa filini de orduya kattı. Onun büyüklüğü ile ordunun ihtişamı bir kat daha artmış olacaktı. Gümbür gümbür gelen bir ordu olmuştu. Kimse önüne çıkmaya cesaret edemiyor, yakınından geçmek kimsenin aklından bile geçmiyordu.

Mekke ahalisi ordunun yaklaştığını duyduklarında dağlara kaçıştılar. Evlerini yurtlarını bırakıp canlarının derdine düştüler. Kabe’yi adeta Ebrehe’nin önüne attılar. Haksız da değildiler, böyle bir orduya nasıl ve neyle karşı koyabilirlerdi. Bir filleri bile yoktu. O güçte ordu kuracak ne savaşçıları ne de silahları vardı.

Ne acıdır ki, Ebrehe’nin karşısında kedi görmüş fareye dönen Kureyş uluları, Hz. Peygamber’e ve inananlara karşı aslan kesileceklerdi. Onlara Mekke’yi hatta dünyayı dar etmek için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardı. Bilal gibi “Allah bir” diyeni kızgın kumlar üzerinde acımasızca işkenceye tabi tutacaklar, Ammâr b. Yâsir gibi zayıf ve kimsesiz bulduklarını katledeceklerdi. Medine’den kalkıp amaçları sadece umre yapıp dönmek olan Hz. Peygamber ve ashabını Mekke’ye sokmamak, Kabe’ye yaklaştırmamak için ellerinden geleni yapacaklardı. Ama şimdi Ebrehe ve ordusu karşısında girecek delik, sığınacak bir yer arayan birer zavallı varlıklardı.

İçlerinden sadece Hz. Peygamber’in dedesi Abdulmuttalib, cesaret göstermiş ve Mekke’nin lideri olarak Ebrehe ile görüşmeye gitmişti. Ne teklif ettiyse kabul ettirememiş, onu Kabe’yi yıkma konusunda kararlı görmüştü. Bunun üzerine hem onu korkutmak hem de en azından kendi zararını telafi etmek için, Ebrehe’nin el koyduğu develerini istemeye karar verdi. Mağrur ve kibirli Ebrehe’nin, Abdulmuttalib’e bakışı yaralayıcıydı. Kin ve nefretle bakmıyordu. Böyle olsa daha bir katlanılır olurdu. Çünkü kin ve nefretle bakmak düşmanlık belirtisiydi. Halbuki Ebrehe acıyarak ve aşağılayarak bakıyordu. “Ben de seni adam sandım” der gibiydi. Abdulmuttalib ne onun acımayla karışık hakaret dolu bakışına aldırdı ne de fillerinden ve ordusundan korktu. Sanki bir bildiği vardı. Başı dik, alnı açık Ebrehe’nin karşısına dikildi ve “Herkes sahibi olduğu şeyin peşine düşer ve onu korur” dedi. “Ben sahibi olduğum develerimin peşindeyim. Ama şunu bilin ki, Kabe’nin de bir sahibi vardır ve onu koruyacaktır”. Bu tavır aslında develer üzerinden Ebrehe’ye açık bir tehdit idi. Ama onda ne o sözü anlayacak berrak bir zeka ne de içinde bulunduğu kötü durumu hissedebilecek bir kalp vardı. Kapıldığı büyüklük ve aldanmışlığın esareti altında Abdulmuttalib’e develerini verdi. Artık kendi hesabına göre önünde hiçbir engel kalmamıştı. Bölge halkının en çok saygı gösterdiği Abdulmuttalib bile en mübarek yer kabul ettikleri Kabe’yi korumayı bir yana bırakmış, develerinin derdine düşmüştü. Onun, gördüğünden ve görüntüden çıkardığı anlam buydu. Demek ki Kabe’nin kutsallığı özde değil sözde idi ve koca bir yalandan ibaretti. Ve adeta şöyle sesleniyordu: Hey gidi Kabe, yıllardır Araplara kutsal bir mekan olarak hizmet veren ve onların manevî dayanağı olan ulu yapı, artık sonun geldi. Bundan sonra en büyük benim yaptırdığım mabet olacak. Zaten ona en yüce anlamına gelen Kulleys ismini verdim. Ey askerlerim, yürüyün ve yok edin Arabın Kabe’sini, fillerle yıkın, ayaklarınızla çiğneyin!

Ama o koca fil Mahmud bırakın Kabe’ye gitmeyi, harem bölgesinin yanı başındaki Mugammis denilen yerden kımıldamadı bile. Vurdular, dövdüler, türlü zorlamalara maruz bıraktılar ama o diretti ve gitmedi. Yönünü başka bir yana çevirdiler koşmaya başladı. Şaşırdılar ama anlamadılar. Ne filin gördüğünü gördüler ne de sezdiğini hissettiler. Adeta gözleri perdelenmiş, kulakları tıkanmış, akılları durmuş, kalpleri körleşmişti…

Filin bu davranışını çok da umursamadı Ebrehe. Bu ufak tefek olaylar, onun işini bozacak tadını kaçıracak değildi. Karar vermişti bir kere. Ne pahasına olursa olsun yıkacak, yakacak ve yok edecekti. Bütün Araplara iyi bir ders verecekti. Nereye yöneleceklerini ve nereden medet umacaklarını bileceklerdi. Kendi kapısına yüz sürüp bağış dileyeceklerdi. Yaptırdığı kilisesi tek mabet ve yegane kıblegâh olacaktı.

Abdulmuttalib, kavmine döndü, bu gözü dönmüş insanlardan kendilerini korumalarını ve kurtarmalarını söyledi. Kendisi de gitti, Kabe’nin kapısının halkasına yapıştı ve Allah’a yakardı, içlendi, hislendi, sızlandı ve dilinden şu dizeler döküldü:

“Ey Allah’ım! kul nasıl kendine ait olanı korursa, sen de sana ait olanı koru!

Onların haçları ve kuvvetleri,  senin gücüne yarın galebe çalmasın!

Eğer onlar senin haremine girerlerse bu da senin bileceğin bir iş!”

***

Bir sabah uyandıklarında bir bulut karartısı gibi gelen kuş sürülerini gördüler. Sürüler halinde ve peş peşe geliyorlardı. Aldırmadılar, korkmak akıllarına bile gelmedi. Onlar için nedir ki kuş sürüsü? Geçer giderdi. Söyle bir baktılar sonra işlerine koyuldular. İşleri önemliydi ve daha fazla geciktirmeye gelmezdi. Bir an evvel bu işi bitirip yurtlarına dönmek, kutsal kiliselerinde zaferlerinin şükran duasını yapmak, kadın ve çocuklarla zafer coşkusu yaşamak istiyorlardı.

Ama hiç de öyle olmadı. O küçük gördükleri, aldırmadıkları ve korkmadıkları kuşlar onların başlarına bela olmuştu. Tam tepelerine geldiklerinde her bir kuşun gagalarında ve pençelerinde bulunan nohut tanesi büyüklüğündeki çok özel taşlar, sağanak gibi indi ordunun üstüne. Neye uğradıklarını şaşırdılar. Şaşkınlıkları korkuya, korkuları dehşete döndü. Her yanı büyük bir panik ve perişanlık kapladı. Küçümsemek için kıstıkları gözleri, fal taşı gibi açıldı, parladı, sonra söndü. Sadece gözlerinin feri sönmedi, ayakları da tutmaz oldu, bir külçe gibi yığılıverdiler. Rap rap yürüdükleri yerler onları tutmuyor, adeta sırtını dönüyordu. Dağlardan bir medet gelmiyordu. Medet umdukları gökten felaket gelmişti. Nereye giderlerdi, ne ederlerdi? Yeri yarıp altına giremez, kuş olup göklerde uçamazlardı. Ansızın gelmişti gelen, ne kimse ne olduğunu anlamıştı, ne de bir kimse böyle bir şey görmüştü. Bir fikir yürütemediler, zaten vakitleri de yoktu, olmamıştı. Ansızın gelmişti gelen. Bir deprem olsa bilirlerdi. Sağanak bir yağmur yağıp sel olsa önüne katıp sürüklese, anlarlardı. Ama bu kuşlar her zaman gördüklerine benzeyen bu kuş sürüsü neydi? O taşları nereden getirmişlerdi? Neden getirmişlerdi? Kimdi o kuşları bu hale getiren? Bir büyü mü yapılmıştı? Yoksa üzerlerinde bir uğursuzluk mu dolaşıyordu? Hepsinden acısı inandıkları şeyler bir yalandan mı ibaretti? Aldanmış, aldatılmış ve aldatmışlar mıydı? Neydi başlarına gelen, nasıl bir şeydi bu? Onların bunları düşünecek zamanları olmadı, kaçan da kurtulamadı kalan da. Biçilmiş ve hayvanlar tarafından yenilmiş, artık olarak bırakılmış, böcekler tarafından içleri boşaltılmış ekin sapları gibi ya da delik deşik edilmiş bitki yaprakları gibi oldukları yere yığılıverdiler. Belki gittikleri yerde onlara başlarına geleni bir anlatan çıkar.

Onların düşünecek, anlayacak ve bilecek zamanları yoktu ama Mekkelilerin vardı. Onlar çok düşündüler, ne olduğunu anlamaya çalıştılar ama bir türlü gerçeği kavrayamadılar. Kurtulmuş olduklarının neşesi içinde evlerine döndüler, yurtlarına dağıldılar ve gündelik işleri içinde düşünmeyi unuttular. Akıllarında kalan o devasa Mahmud fili oldu. Onunla gelenleri fil dostları (ashabü’l-fîl) diye isimlendirdiler. O yılı da fil yılı diye andılar. Ona göre tarih düştüler. Ama hepsi bu kadardı. Kuşları ve kuşların ötesini; taşları ve taşları göndereni hiç mi hiç düşünmediler.

Bir gün içlerinden biri çıkageldi. “Ey Kureyşliler, bir olan Allah’a inanın…” dediğinde, sen de kim oluyorsun diye küçümsediler. Hatta amcası Ebu Lehep bile küçümsedi. Bunun için mi bizi çağırdın, işimizden ettin, sohbetimizden alıkoydun diye azarladı adeta. Sanki Ebrehe ve ordusunun kibirleri, gururları ve aldatılmışlıkları bunlara intikal etmişti. Aslında bu, olanı kavrayamadıklarının resmiydi. Hatta hiç düşünmediklerinin belgesiydi.

Yüce Allah, onlara başlarına gelenin ne olduğunu ve arkasında kimin olduğunu bildirdi. Dönüp olayı bir daha düşünselerdi, gerçeği bulurlar, anlaşılmayanı çözerlerdi. Öz ve özetti anlatılan. Çünkü fil ile gelip ebabil ile gidenleri çok iyi biliyorlardı, gördükleri her bir sahneyi hatırlıyorlardı. Bunun için “Görmedin mi, rabbin fil güruhunu nasıl halletti?” diye hitap edildi. Görmüşlerdi. Görmeyenler de dinlemişlerdi. Dinleyenler en az görenler kadar biliyorlardı. Onun için Allah “Görmedin mi?” diye hitap etti. Aslında bunun anlamı “kesinlikle gördünüz ve biliyorsunuz, şimdi bunu hatırlayın, düşünün ve inanın” idi.

Surenin devamı daha da vurucuydu. “Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı.” Ebrehe ve yandaşları, bir plan kurmuştu ama tutmadı. Kaydı gitti, kayboldu bitti. Ve hatta planları başlarına geçti. “Allah üzerlerine bölük bölük kuşları saldı. Onlar siccîl taşlarını başlarına fırlatıyorlardı”. Atılan kızgın ve sert taşlar bir kurşun gibi tepelerine iniyor, başlarından girip ayaklarından çıkıyordu. Düşünmeye, karar vermeye, adım atmaya fırsatları olmadı. “Ve Allah onları böceklerin kemirip delik deşik ettiği yenilmiş yapraklara çevirdi.” Oldukları yere yığılıverdiler. Geride kalanlara ibret olsun, yeni nesillere anlatılsın diye bazılarının kaçmasına izin verildi. Zaten bu sahneler unutulacak gibi değildi. Nitekim Mekkeliler, gözlerini kaybetmiş ve Mekke sokaklarında dilenen onlardan iki kişiyi çok iyi hatırlıyorlardı. Belki de Allah onları ibret olsun diye içlerinde bırakmıştı. Tıpkı Musa’nın peşine düşen Firavun’un denizde boğulduktan sonra cesedinin ibret olsun diye kıyıya atılması gibi.

Allah bu ayetlerle Mekkelilere siz de emniyette değilsiniz ihtarında bulundu. Sanki denilen şuydu: Ey Mekkeliler, Ebrehe ve yandaşlarının başına gelen sizin de başınıza gelebilir. Onlar, Allah’ın mübarek kıldığı Kabe’ye hürmetsizlik ederek azabı ve helaki hak ettiler, siz de Allah’ın gönderdiği ve habibim dediği o yüce Elçi’ye hürmetsizlik, itaatsizlik ve inançsızlık göstererek benzer bir helaki ve azabı hak ediyorsunuz veya etmek üzeresiniz. Çünkü Peygamber, Kabe’den daha fazla hürmete layıktır. Kabe’ye yönelik hürmetsizliğin cezası bu ise, Peygamber’e yönelik hürmetsizliğin cezası bir kat daha fazla olabilir.

Ama müşrikler bunu anlamadılar. Onlar için bu, geçmiş, olmuş ve bitmiş bir işti. İlahî rızaya, kurtuluşa, cennete yapılan çağrıya verdikleri cevaplar ne acı idi: Biz babalarımızın yolunda ve peşindeyiz. Eğer dediğiniz doğru olsaydı, bu olaydan sonra onlar puta tapmaktan vazgeçer, Kabe’yi putlardan arındırırdı. Böylece onlar, aldanmışlıkları içinde bocalamaya devam ettiler. Bir kısmı daha da ileri gidip işi, biz doğarız ve ölürüz, öte dünya diye bir şey yoktur demeye bile vardırdı. Bir kısmı ise, Allah vardır ama putlar onunla bizim aramızda aracılardır dediler. O yüce Peygambere sen araya girme deme cüretkârlığında ve kabalığında bulundular. Bir gün fethin geleceğini ve Kabe’nin şirk koştuklarından arındırılacağını hiç hesap etmediler.

_________________________

Kaynak: Doç.Dr. Cağfer Karadaş, On Kısa Sûre İle Son Peygamber -On Kapı Kırk Pencere-, Emin Yayınları, s. 19-28

 

 

Önceki Sayfa