SÜNNET, BİD’AT VE HURAFE




SÜNNET, BİD’AT VE HURAFE

-I-

 

Prof.Dr. Cağfer KARADAŞ

 Sünnet

Sünnet’in ilim dallarına ve anlayışlara göre çeşitli tarifleri vardır. Hadisçilere göre sünnet, “Hz. Peygamber’in söz, fiil, onayından (kavl, fiil ve takrir) ibarettir. Bu tarife Allah Resulü’nün peygamberlik öncesi söz ve işleri de dahil edilir. Fıkıh usulü alimleri sünneti, “şer’î delil olmaya elverişli söz, fiil ve takrirler”; fıkıhçılar ise “farz ve vacip dışındaki dinî hükümler” şeklinde tanımlarlar. Bunların dışında “Hz. Peygamber’in yaşayış şekli”, “ilk müslümanların Hz. Peygamber’den tevarüs ederek tuttukları yol” ve “Hz. Peygamber tarafından bildirilen her hüküm” şeklinde sünnet tarifleri de bulunmaktadır (bk. Abdullah Aydınlı, Hadis Istılahları Sözlüğü, ”Sunnet” md.).

“Uygulama”nın öne çıkarıldığı tarife göre Sünnet “Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’in uygulamalarından ortaya çıkan esaslara uygun olan şeydir” (Aydınlı, a.g.e, “sunnet” md.). Bu tarifi Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerine uygun gelecek uygulamalar şeklinde anlamak gerekir. Ancak buna, dinin başta itikat alanı olmak üzere nazari tarafını da hesaba katarak sonraki nesillerin Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerine uygun sözlü beyanlarını da ilâve etmek gerekecektir. Çünkü sonraki devirlerde insanların, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerinden hareketle düşünce ve uygulama modelleri geliştirdikleri bir gerçektir. Buna göre sünnet, Hz. Peygamber’den sahih yolla gelen hadîsler esas alınarak İslam toplumunda kabul görmüş bir düşünce ve uygulama meydana getirmektir. İslam alimleri arasında yaygın olarak kullanılan ‘sünnet’ bu anlamdadır. “Sünnet taraftarları” veya “sünneti takip edenler” manasına gelen, ‘Ehl-i Sünnet’ kavramında yer alan ‘sünnet’e yüklenen anlam da budur. Bu tarife göre Hz. Peygamber’in uygulamalarının örnek alınması ve bunun bir model haline getirilmesi söz konusudur. Sünnetin bu şekildeki tarifini sonraki nesiller, “Hz. Peygamber’in hayat tarzını, düşünce ve davranış modellerini benimsemek, O’nun uygulamalarına tabi olmak” şeklinde anlamışlardır. Gelinen bu noktada ‘uygulama’nın merkezi bir konumda yer aldığı açıkça görülür. Her ne kadar uygulama kapsamına girmeyen itikadî görüşler hakkında bid’atten söz edilse de, asıl olan ve dikkat çekilen şey “tezahürü” olan hususlardır. Zaten kişinin itikadı/inancı, davranışlarına yansıması veya sözlü beyanı ile tezahür ettiğinden, uygulamanın öne alınması çok da yanlış değildir. Nitekim sünnetin zıttı sayılan bid’at söz konusu olduğunda ilk anda ‘uygulama’ akla gelir. Nitekim, “Örneği ve benzeri olmayan bir şeyi ortaya koymak” şeklinde tarif edilen bid’at, bu anlamdaki sünnetin zıddıdır. İtikadî türden bir bid’at bile olsa sonuçta bir uygulama vardır. Zaten bid’atte inanç ile uygulama iç içe geçmiş durumdadır. Sözgelimi, bir yatırdan yardım geleceği inancını taşıyan bir kimse, yatırı ziyarete gitmek suretiyle bir uygulama gerçekleştirir.

Uygulamayı öne çıkaran/merkeze alan sünnetin oluşmasında üç aşamalı bir süreçten söz edilebilir: 1. Hz. Peygamber, Râşid halifeler ve sahabîlerin uygulaması, 2. Tabiînin uygulaması ve 3. tebe-i tabiînin uygulaması. Çünkü Hz. Peygamber, kendisinden sonraki üç nesli övmüştür: “En hayırlınız benim asrımda yaşamış olanlar, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler” (Buhârî, “Şehâdât”, 9; Müslim, “Fedâilu’s-sahâbe”, 212; Tirmizî, “Fiten”, 45; Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, I, 475-476). Hz. Peygamber’in üç nesli övmesi, kendisinin ortaya koyduğu uygulamaları devam ettirmeleri ve yerleşik hale gelmesinde birinci derece rol oynamaları dolayısıyladır. Çünkü Hz. Peygamber’den sonra araya zamansal olarak bir fasıla girmesi, sünnetin ve sünnet ile ortaya konulan dinin akim kalması anlamına gelirdi. Öyleyse sünnetin yerleşik hale geçmesinde bu üç neslin çaba ve gayretlerinin övgüyü hak edecek önemde olduğu bir gerçektir. Zaten sünnetin yerleşik hale gelmesinin kısa bir zaman zarfında gerçekleşmesi, imkan dahilinde değildir. Diğer bir deyişle kısa bir zaman zarfında bütün toplumda sünnetin yerleşik hale gelmesi mümkün değildir. Böyle olması sünnetin ‘yerleşiklik’ vasfına da uygun düşmez. Çünkü sünnet kavramı, yerleşik hale gelmiş ve insanlar tarafından hal-i hazırda uygulanan hususlar için kullanılır. Ancak asıl itibariyle sünnetin Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirlerine dayanan uygulamaları olduğunun altını da çizmek gerekir. Zira sünnet dinin uygulamasıdır. Dini tebliğ ve teybîn eden/açıklayan ise Hz. Peygamber’dir. bu nedenle öncelikle O’nun uygulamalarının dikkate alınması gerekir. Ancak daha önce geçtiği gibii bu uygulamaların İslam toplumunda yaygınlık kazanması ve yerleşik hale gelmesinin uzun bir zaman dilimini gerektirdiği bir gerçektir. Zira sahabenin tamamının Hz. Peygamberin bütün söz, fiil ve takrirlerini, sınırlı bir zaman dilimi içinde bilmesi ve öğrenmesi mümkün değildir. Kaldı ki sahabenin tamamı da O’nun her uygulamasına şahit olamamış ve her hitabını bizzat işitememiş olabilir. Bu durumda Hz. Peygamberin sünnetinin, sahabenin sahabeden, tabiînin sahabeden, tebe-i tabiînin de tabiînden öğrenmesi şeklinde üç nesli kaplayacak bir süreci gerektirdiği aşikardır.

Ahmed Emin’in İslam toplumunda ilim zihniyetinin oluşma sürecine dair yaptığı değerlendirme bizim sünnetin yerleşmesi konusundaki değerlendirmemizi destekler mahiyettedir:

“Birçok ülkenin fethinden sonra sahabe bölgelere dağıldı. Alim olan bu sahabîler eğitim-öğretim için yola çıkmışlardı ve bunlar o bölgelerde kurulacak medreselerin çekirdeğini oluşturuyorlardı. Bu alim sahabilerin kendilerine özgü şahsiyetleri vardı ve bu şahsiyetlerini kuruluşunda çekirdek rolü oynadıkları medreselere yansıttılar. Abdullah b. Mes’ud Kûfe’de, Abdullah b. Abbas Mekke’de, Abdullah b. Amr b. Âs Mısır’da. Anılan sahabilerden her birinin Hz. Peygamber’in söylediği, yaptığı ve dinin öğretimi ile ilgili her şeyi bilmesi söz konusu değildi. Çünkü bunlar Hz. Peygamber’in bazı sohbetlerinde bulunurken bazılarda bulunamamışlardı; bu yüzden başka sahabilerin öğrendiği bazı şeyleri kaçırmış olmaları doğaldır. Öyleyse onlardan her biri, bazı şeyleri bilirken bazı şeyleri de bilmiyorlardı. Bu durum, bir bölgede bulunan hadislerin diğer bölgelerde bulunmaması gerçeğini gündeme getirdi. Sahabeyi, tabiînden olanlar takip ettiler ve ilim sancağını yükseltmede onların yerini aldılar. Onlardan birçoğu diğer bölgelerde kendilerinde bulunmayan bilgilerin olduğunu fark ettiklerinde, onu elde edebilmek için çok sayıda yolculuğa çıktılar. Dönemin alimleri için sürekli bir hareket söz konusu idi. Mısırlı Medine’ye, Medineli Kûfe’ye, Kûfeli Şam’a, Şamlı ise oraya ya da beriye gidiyordu. Böylece onlar İslam yurdunda ilmî birliği sağlamaya çalışıyorlardı. Bunun sonucunda, sahabenin farklı şahsiyetlere sahip olmasından kaynaklanan farklılıklar en aza indirildi. Tabiînden tebe-i tabiîn görevi devraldı ve öncekilerin metotlarını sürdürdü” (Fecru’l-İslâm, s. 192).

Bu üç nesilden her birinin öğrendiğini hayata tatbik etmesi ve çevresine bunları telkin etmesi ile sünnetin İslam toplumu içerisinde yaygınlık kazanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bu üç neslin kendiliklerinden bir sünnet ihdas etmesi de söz konusu edilemez. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’e ulaşan bir yol ile O’nun sünnetini hayata geçirmek veya ihya etmek hususunda samimi bir çaba içerisindeydiler. Yukarıda Ahmed Emin’den yapılan nakilde de görüldüğü üzere sürekli bir ilim yolculuğu içerisindeydiler. Bundan dolayı sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînin dinî konulardaki uygulaması sünnet kapsamına alındı. Bu son derece isabetli hatta ferasetli tavır neticesinde İslam’ın bütün kurum ve kurallarının yerleşik duruma gelmesi sağlanmış oldu. Çünkü Hz. Peygamber’in sünneti demek İslam’ın uygulaması demektir. Bunu çok iyi kavrayan ilk nesiller, daha baştan bid’ate karşı müteyakkız oldular ve bid’atçılara karşı çok açık ve sert tavır aldılar. Onların bu tavrının, İslam’ın Hz. Peygamber dönemindeki safiyetini ve sıhhatini koruma noktasında ne kadar önemli olduğunu, bid’at ve hurafelerin dine ve topluma yönelik bugünkü tehlikesini fark ettiğimizde daha iyi anlıyoruz. Böylelikle sünnetin hayata geçmesi süreci, Hz. Peygamber tarafından övülmüş üç nesil olan sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn ile tamamlandı. Bu düşünce doğrultusunda sünnet, sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiînden oluşan üç nesil tarafından hayata geçirilen dinî uygulamalar şeklinde tanımlanabilir.


SÜNNET, BİD’AT VE HURAFE

-II-

  Bid’at

Sünnetin kapsamı bu şekilde belli olduğuna göre, bunun aksine bir uygulama bid’attır. Ancak bu uygulama alimlerin çoğunluğu tarafından inanç ve ibadet alanı ile sınırlı tutulmuştur. Halk arasındaki örf, adet ve bazı alışkanlıklar bid’at olarak değerlendirilmemiştir. Bu durumda bid’atı, “Hz. Peygamber, sahabe tabiîn ve tebe-i tabiîn dönemlerinden sonra inanç ve ibadet alanında ortaya konulan her yeni uygulamadır” şeklinde tarif edebiliriz. Bu takdirde dinî alanın dışındaki yeni uygulamalar, bid’at kapsamına sokulamaz. Dinî alana giren bid’atları da İslam alimlerinin çoğu iki kısma ayırmışlardır: Güzel bid’ad (bid’at-ı hasene)  ve kötü bid’at (bid’at-ı seyyie). Güzel bid’atlere örnek olarak, Kur’an’ın iki kapak arasına alınıp ‘mushaf’ şekline getirilmesi, hadîs kitapları yazılması, mescitlerin yanına minare yapılıp oradan ezanların okuması sayılabilir. Çirkin/kötü bidatler ise itikad ve ibadet alanında olmak üzere ikiye ayırabilir. İtikadî alanda çirkin bid’atlere örnek olarak şunları sayabiliriz: Allah’tan başkasına tevekkül etmek, ölülerden medet bekleyerek kabirleri ziyaret etmek, ölüden ve kabirlerden korkutmak, kabirlerde dünya hayatına benzer bir hayatın olduğunu iddia etmek, keramet gösterme iddiasında bulunmak, muska yazdırmak ve ondan medet ummak, cinci, falcı, büyücü ve medyumlardan yardım beklemek… İbadet alanında ise örnek kabilinden şunları sayabiliriz: Kitap ve sünnette olmayan ibadetler ihdas etmek, ibadet maksadıyla yatır ziyaretlerinde bulunmak, mezara karşı namaz kılmak, kabirlerin etrafında dolaşmak/tavaf etmek, ölünün kırkı ya da ellisinin anılmasını şart koşmak ve bu günlerde merasim düzenlenmesini gerekli görmek.

Bid’at konusu hassas bir konudur. Bu yüzden bir uygulamanın bid’at olup olmadığını tespit işinde son derece dikkatli olmak gerekir. Sözgelimi dinî alanda bir hususun dinî hüküm olabilmesi için yol ve yöntem belirlenmiştir. Bu çerçevede temel mürâcaat kaynakları, dört delil denilen kitap, sünnet, icma ve kıyastır. Anılan dört esas delinin yanında ehlince bilinen bazı tali deliller de mevcuttur. Bu delillere başvurularak ortaya konulan hükümler bid’at olarak değerlendirilemez. İslam alimlerinin yaptıkları içtihatlar da, söylediğimiz metot çerçevesinde olduğundan bid’at sayılmaz. Diğer bir deyişle ictihat yapılmak suretiyle ortaya konulan uygulamalar bid’at kapsamına sokulamaz. Örf ve adet türünden olan bazı uygulamalar da bid’at kapsamına dahil edilemez. Hayat son derece değişken ve dinamiktir. Her yeni gelişmeyle ilgili hükmü Kur’an ve Sünnet’te aramak doğru olmadığı gibi bunlara cevap bulmak da mümkün değildir. Böyle bir yaklaşım, hayatı sınırlar ve sıkıcı hale getirir. Çünkü dinde emirler ve yasaklar belirlenmiştir. Bunun dışında mübah denilen ve yapılması ve yapılmaması insanın tercihine bırakılan çok geniş bir alan vardır. Bu alanda düzenleme yapmak insana bırakılmıştır. Bu şu demektir: İnsan mübah alanda kişisel veya toplumsal bir takım düzenlemeler yapabilir. Bu şekilde yapılan düzenlemeler ve tasarruflar bid’at kapsamına dahil edilemez.

İkinci bir hassas nokta ise, bazı uygulamaların sünnet adı altında dine dâhil edilmesi, buna karşılık bazılarının da bidat adı altında yasak kapsamına sokulmasıdır. Özellikle bazı dinî gruplar kendi önderlerinin uygulamalarını sünnet adı altında dindenmiş gibi gösterme yoluna gitmektedirler. Hadîs adı altında uydurma bir takım sözlere dayanılarak sünnet ihdas etmek de bunun gibidir. İmam Rabbanî’nin dediği gibi her bid’at bir sünnetin ortadan kaldırılmasına sebep olur. Sözgelimi bid’at olan uzun uzun secili sözlü namaz niyetleri, sünnet olan cemaatle namaza erken katılmayı engellemektedir (Mektûbât, I, 159-160, 186. Mektup).Bu noktada Hz. Peygamber’in şu uyarısı çok önemlidir: “Kim benden sonra terkedilmiş bir sünnetimi diriltirse, onunla amel eden herkesin ecri kadar o kimseye sevap verilir. Hem de onların sevabından hiçbir şey eksiltilmez. Kim de Allah ve Peygamberinin rızasına uygun düşmeyen bir bid’at ihdas ederse, onunla amel eden insanların günahları kadar o kişiye günah yükletilir. Hem de onların günahlarından hiçbir şey eksilmez” (Müslim, “İlim” 6; Tirmizî, “İlim” 16).

Sünnet ile bid’atın karıştırılmasının sebebi, bazı hususlarda bu ikisi arasında çok ince bir ayrımın bulunmasındandır. Bu ayrımı bazen fark etmek mümkün olamamaktadır. Örneğin, mezar ziyareti sünnettir, ama mezardan medet ummak bid’attır. Mezar ziyareti ölümü hatırlamak ve mezarlıkta yatanlara dua etmek için olmalıdır. Bunun dışında dünyevî çıkar amaçlı bir ziyaret haline getirilmesi doğru değildir. Çünkü kabir hayatına intikal ile ‘amel’ dönemi kapanmıştır. Bundan dolayı ölülerin dirilere bir faydası da söz konusu olamaz.

Öte yandan adet ve alışkanlık kabilinden bir takım toplumsal uygulamaların bid’at kapsamına alınması da toplum içerisinde huzursuzluğa yol açmaktadır. Hatta bu gibi uygulamaların kaldırılması birçok kültürel değerlerin ve uygulamaların yok olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle kültürel unsur ile bid’atı birbirinden ayırmakta yarar vardır. Sözgelimi Hz. Peygamberle ilgili şiirler, mersiyeler yazılması, bunların müzik eşliğinde okunması kültürel birer değerdir. Mevlit merasimleri de, bu kapsamda değerlendirilebilir. Kişiler, bu gibi uygulamaları zorunlu dinî uygulama yani farz, vacip, sünnet türünden ibadet haline getirmedikleri takdirde, yapılmasında bir sakınca olmasa gerektir. Öte yandan inananların Allah rızası için yaptıkları, dinen yasak kapsamına girmeyen her güzel etkinlik ibadet olarak görülür. Bu çerçeveden bakıldığında mevlit okunması, kültürel bir etkinlik olmasının yanında bir nevi ibadettir. Ancak buradaki ince nokta bu etkinliği dinî bir emir olarak görmemek ve zorunlu hale getirmemektir. Gönüllü olarak bir merasim yapıp Allah’ın anılmasının ve Hz. Peygamberin övülmesinin dinî açıdan bir sakıncası olamaz. Ancak ölünün kırkıncı veya elli ikinci günü, doğan bir bebeğin kırkıncı günü mevlit merasimi düzenlenmesini zorunlu görmek, bu yönde bir beklenti içine girmek, insanları buna zorlamak, yapılmamasını günah saymak apaçık bid’attır.

Öte yandan bid’atı ortadan kaldırmak adına tahribat yapmak da doğru değildir. Hatta zararlı sonuçlara yol açabilir. Sözgelimi kabirleri sade kılmak adına yüzyıllar önce yapılmış, tarihi ve sanat değeri bulunan türbe ve mezarların yıkılması bu anlamda doğru değildir. Çünkü yaşadığımız topraklar üzerindeki türbe ve mezar taşları bugünün dünyasında o toprakların bize ait olduğunun tapu senetleri gibidir. Topraklarımızda hak iddia eden düşmanlara karış bunları birer tarihî vesika olarak gösterebiliriz. Ayrıca bu yapılar sanat ve kültür adına birer kıymettirler. Zaten dinde zararın zararla telafisi söz konusu değildir. Yeni yapılan bir mezarın sade yapılmasına özen gösterilebilir ama yüzyıllar önce yapılmış bir mezarın tahrip edilmesi doğru değildir.

 

SÜNNET, BİD’AT VE HURAFE

-III-

 

 Hurafe

Hurafe,kelime anlamı itibariyle “boş söz, anlamsız uygulamalar, tutarsız düşünceler” demektir. Dinî anlamda ise “dinî ve mantıkî temeli olmayan ve din adına ileri sürülen batıl inançlar ile ibadet sayılan uygulamalardır”. Bunlara ‘boş inanç’ demek de mümkündür. Bir başka ifade ile dinin özünde olmayan, bir takım yollarla sonradan dine sokulan ve toplumda dini inanç ve ibadet gibi kabul gören söz, fiil ve davranışlardır. Hurafelerin birçoğu, batıl dinlerden intikal ederek toplum hayatına girmiştir. Ancak zaman içinde insanlar tarafından icat edilen hurafeler de vardır. Sözgelimi “Otobüs tutan (yolculukta midesi bulunan) kişi bir miktar benzin içerse, tutmaz” hurafesi bu türdendir.

Bid’at-hurafe ayrımı

Benzerlikler dolayısıyla bid’at ile hurafe zaman zaman birbiri ile karıştırıldığı görülür. Aynılık ve ayrılık noktasından bid’at ve hurafeyi üç kısımda değerlendirebiliriz:

1. Bid’atlerin tamamı dini görünümlü iken hurafelerin bir kısmı dinden bağımsız günlük yaşantılarla ilgilidir. Örneğin yatırlara çaput bağlamak dini görünümlü bir bid’at ve hurafedir. Buna karşın “yedi aylık doğan çocuk yaşar sekiz aylık doğan yaşamaz” hurafesi dinî değildir.

2. Hurafe kapsamına giren bid’atler olduğu gibi girmeyenler de vardır. Güzel (hasen) bid’atler hurafe sayılmazken kötü (seyyie) bid’atler hurafedir. Minare yapılması ve oradan ezan okunması, teravih namazının cemaatle yirmi rekat kılınması güzel bid’atlerden sayılmıştır, dolayısıyla hurafe kapsamına girmezler. Buna karşılık mezarlardan hortlak çıkmasına inanma ve ölen kişilerin ruhunu çağırma hem bid’at hem de hurafedir.

3. Bid’atler Hz. Peygamber’in sünnetine aykırı uygulamalardır. Dolayısıyla bid’atlerin ortaya çıkışı İslam geldikten sonradır. Buna karşın hurafelerin ortaya çıkış tarihi çok daha eskilere gider. Hurafeler batıl inançlar olduğuna göre Hz. Adem’den sonra hak dinin bozulması ile birlikte hurafeler ortaya çıkmaya başlamıştır.

Hurafe ve Din

Geçmişten günümüze bazı insanlar din ve dinî olan birçok konunun hurafe olduğunu iddia etmişlerdir. Sözgelimi müşrikler “Kur’an kendilerine okunduğunda ‘işittik’ derler ve ardından  ‘istesek biz bunun gibi söyleriz, bu öncekilerin masallarından başkası değildir” (el-Enfâl 8/31) şeklinde Kur’an’ın haber verdiği hususları ‘eskilerin masalları’ adı altında hurafe olarak nitelemişlerdir. Aynı şekilde peygamberler tarafından gösterilen mucizelere de eskilerin masalları demişlerdir (el-En’âm 6/25). Günümüzde de deney ve gözlemi yegane bilgi kaynağı olarak gören bazı materyalist ve pozitivistler, başta Allah inancı olmak üzere dinî inançların tamamını hurafe kapsamına sokarlar. Gözle görmediklerinden dolayı, melek, cin ve şeytan gibi Kur’an ve sünnet’te haber verilen varlıkları gerçek dışı sayarlar. Maddî olanın dışındakileri kabul etmedikleri için insanın bedeninin ötesinde bir ruh bulunduğunu reddederler. Bunlara göre, ibadet edilmesi, Allah’tan yardım istenmesi, ahlakî kuralların sevap ve günaha bağlanması hurafeden ibarettir. Dinin bu şekilde bütünüyle hurafe sayılması anlayışına karşı, dindarın pozisyonunu güçlendirmesi bir zarurettir. Bunun için de dinin aslı ile hurafeyi birbirinden ayıracak bir bilgi donanımına ihtiyaç vardır. Aksi takdirde dinin bütünüyle hurafe sayılması ile hurafelerin din haline getirilmesi arasında bocalama durumu söz konusu olur. Din ve hurafe konusunda dört ayrı görüş sahibinden bahsetmek mümkündür:

1. Halk arasında geleneksel her uygulamayı dinden sayanlar. Bunlara göre hurafe diye bir şey yoktur. Bu kesim dinin alanını genişletmekte aşırıya gitmekte ve her tür dinî görünümlü uygulamayı dinden sayan ve savunan bir anlayışı ortaya koymaktadır. Dine karşı çıkanların da aynı yaklaşımla dinden olmayan bir takım hususları göstererek dine saldırdıkları gözlenir. Bu tür insanlar, örneğin töre cinayetleri ve kadın dövmek gibi hususları dine mal etmek suretiyle onlar üzerinden din aleyhine kampanya yürütürler. Bunların bu davranışları büyük ölçüde cehaletten kaynaklanır.

2. İslam’ı akıl dini olarak tanımlayıp, kendilerine göre dinde akla uymayan hususları hurafe sayanlar. Özelikle İslam’ı modern çağın anlayışına adapte etme çabaları, bazı aşırı görüş ve uygulamaları da beraberinde getirmiştir. Sözgelimi, mucize, keramet gibi hususların inkarı, şefaatin inkarı, insanın çalışmasını engellediği gerekçesiyle namaz gibi ibadetlerin günümüzde gereksiz görülmesi, çalışma gücünü düşürdüğüne inandıkları orucu zararlı sayılması, akıl almaz buldukları Hz. Peygamber’in miracının inkarı…

3. Dini bütünüyle hurafe sayanlar. Din karşıtı, ateist bazı çevreler dinî inanç ve uygulamaları tamamen hurafe olarak niteleme eğilimindedir. Bunlara göre, din geçmiş çağların insanlarına has bir takım uygulamalardır. İnsanın kendisi dışındaki bir takım varlıklara dayanması kendisini inkardır. İnsan kendi aklı ve imkanları ile her zorluğun üstesinden gelebilir. Dolayısıyla Allah, melek ve cin hurafeden ibarettir. Çünkü bu tür varlıkların deney ve gözlem ile ispatı mümkün değildir. İnsan ancak deney ve gözlem ile bildiği ve tanıdığı varlığı kabul eder. Deney ve gözlem dışı her şey gerçek dışıdır, hurafedir.

4. Dinî olan ile hurafenin ayırt edilmesi tarafında yer alanlar. Bunlar Kitap, sünnet, icma ve kıyas gibi dini deliller (edile-i şer’iyye) ile sabit olmuş hususları esas almak suretiyle bunların dışında kalanların bid’at ve hurafe olduğunu kabul eden istikamet ve iktisat ehli insanlardır. Çünkü dinde neyin dinî neyin dinî olmadığını tespitin kuralları vardır. Bu kuralların işletilmesi ile bid’at ve hurafeler açığa çıkarılabilir. Ancak bu işlemi yapacak insanların yeterli bilgi donanımına sahip olması ve samimi olması gerekir. Bilgisi olmadan fikir üreten art niyetli kimselerin dine ve dinî esaslara yönelik iddialarına itibar edilemez.

Hurafe ve Aklîlik

Hurafeleri bütünüyle anlamsız ve akıl dışı görmemek gerekir. Zaten bütün hurafelerin akıl ve mantık dışı olması da gerekmez. Aslında hurafe dinde olmayan bir hususun dinî bir renge büründürülmesidir. Nitekim bazı hurafeler vardır ki, akıl ve mantığa uygundur. Sözgelimi, aydınlatmanın yeterli olmadığı dönemde “gece tırnak kesmenin günah” görülmesi bu türdendir. Çünkü gece kesilen bir tırnak parçasının nereye gideceği bilinemez. Gece aydınlatmasının yeterli olduğu günümüzde bu tür hurafelerin ortadan kalktığını görüyoruz. Mezarlıktan gece geçerken ıslık çalmak insanı rahatlatıcı olabilir. Çünkü bazı insanlar mezarlıklardan geçerken ellerinde olmayarak korkarlar. Zaten korkunun mantığı olmaz. Hiç beklenmedik bir anda insan korkabilir. Yapılan telkinler de asla fayda vermez. İnsan korkuyu bastırmak için gece ıslık çalması gayet doğaldır. Bu tür hurafeleri ortadan kaldırmanın yolu insanların dinî bilgi ve bilinç düzeylerini yükseltmektir. Bu da ancak sağlıklı ve sağlam bir eğitimle mümkün olur. Bazı hurafeler vardır ki, dinî açıdan olduğu gibi mantıkî açıdan da anlamsızdır. Örneğin kişileri ya da nesneleri uğursuz kabul etmek, iki bayram arası nikah yapmayı sakıncalı bulmak.

Hurafe ve Sağlık

Teknik ve bilimsel bir alan olmasına rağmen sağlık alanı hurafelerin en çok görüldüğü alanların başında gelir. Hasta iyileşmek için çaba harcarken etrafındakiler derdine çare olmak için her yolu denerler. Özellikle de tıptan ümidin kesildiği noktada hurafeler devreye girer. Maalesef tıbbın henüz çözemediği hastalıklar ve ulaşamadığı hastalar vardır. İşte buralara hurafeler çok daha hızlı ulaşır. İlaçlar konusunda yeterince bilgilendirme olmadığından kafalar karışıktır. İşte bu noktada alternatif tıp önerileri gündeme gelmektedir. Böylesine karmaşık bir alanda insanları ruhen desteklemek ve tedaviye ikna etmek için dinî bir takım telkinlerde bulunulabilir. Yine hastaları psikolojik olarak desteklemek ve iyileşme yönünde kararlılık oluşturmak için dua ve manevî telkinlerden yararlanılabilir. Bunlar sağlık alanında birer destekleyici unsur olarak görülebilir. Zaten İslam, bir işe girişildiğinde sebeplere sarılmayı gerekli görür. Sebeplere sarılmak demek, hastalık durumunda hekim ve ilaçlardan yararlanmak anlamına gelir. Öte yandan hastaların tedavîyi kabul etmesi, uygulanan tedavinin başarısı için çok önemlidir. Hastayı tedaviye ikna etmek için de dinden ve din adamlarından destek unsur olarak yararlanılabilir. Diğer bir deyişle bu destek, manevî ya da moral destek olarak görülmelidir. Hastayı tedaviye ikna etmeyi ve hızlı iyileşmeye katkı sağlamayı amaçlayan bu şekildeki dua ve manevi desteği hurafe olarak değerlendirmek doğru değildir. Ayrıca bu, tıb alanına müdahale anlamına da alınmamalıdır; manevî destek de bu boyuta asla taşınmamalıdır.

Hurafelerin Ortaya Çıkış Nedenleri

1. Korkularımız: İnsanlar korkularını yenmek ve bastırmak için maddî veya manevî bir takım dayanaklar ararlar. Maddi dayanak bulamadığı durumda manevî arayışlar içerisine girer. Dinî şuuru güçlü değilse bir takım hurafelere dayanır veya kendisi uydurur. Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak, bazı psikolojik korkularını yenmek için medyum veya cincilere başvurmak buna örnek olarak verilebilir.

2. Arzularımız: İnsanlar, istenilen ve arzu duyulan bir takım şeylere ulaşmak için yardım mercileri araştırır. Normal yollardan bulamadığı takdirde bir takım hurafelere başvururlar. Çocuk edinmek için yatırlara çaput bağlamak, bebek maketleri asmak, bir takım hastalıklardan kurtulmak için çeşitli kişileri ve mekanları ziyaret etmek bunlardandır.

3. Kendini beğenmişlik: İnsanoğlu, kendisini ve yaptıklarını beğenen bir yapıya sahiptir. Allah’ın gönderdiği dini bile kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda insanın değiştirme çabası vardır. Dinlerin bozulmasının bir nedeni de işte bu kendini beğenmişliktir. Allah Teala insanın bu yapısını şöyle ifade eder: Kötü işi kendisine süslü gösterilip onu güzel gören kimse (diğerleri ile bir olur) mu? Allah dilediğini hidayete erdirir, dilediğini sapıklıkta bırakır. (Ey Peygamber) onlar için kendini üzüntülere sokma. Allah onların yaptıklarını bilmektedir” (Fâtır 35/8). Tarihte birçok hurafenin ortaya çıkmasında bunun çok büyük bir rolü vardır.

Hurafelerin sayısı

Hurafelerin sayısını tespit etmek çok güçtür. Çünkü bazı kişilere göre hurafe sayılan hususlar, diğerlerine göre hurafe sayılmayabilmektedir. Her ne kadar hurafeler hakkında ankete dayalı bir sayı çıkarmak mümkün olsa bile bu her yer zamanda geçerli bir hurafeyi göstermez. Çünkü hurafeler evrensel olmaktan çok yereldir. Gerçi günümüzde iletişim araçlarının gelişmesine paralel olarak bazı evrensele dönüşmüş hurafeler de bulunmaktadır. Çeşitli araç ve yollarla tespit edilen çok sayıda hurafeye bakarak bir karamsarlığa düşmemek de gerekir. Çünkü bunların büyük bir kısmının çok küçük bir azınlık tarafından inanıldığı, eğitim ve dinî bilincin gelişmesine paralel olarak birçoğunun insanların gündeminden çıktığı da görülen bir gerçektir. Ancak anılan hurafelerin hafife alınmaması da gerekir. Bunlara çare olarak insanların dinî ve kültürel bilinç düzeylerinin yükseltilmesinin gerekliliği ortadadır.

Hurafeyi sadece İslam ve doğu dünyası ile sınırlı bir sorun olarak da görmemek gerekir. Daha önce belirtildiği gibi İslam toplumlarında var olan hurafelerin birçoğunun eski din ve inanışlardan intikal ettiği bir gerçektir. Batıda da bugün hala yaşayan birçok hurafenin varlığı bilinmektedir. Sözgelimi 13 ve 17 rakamlarının uğursuz, eşeğin mafyaya karşı koruyucu, at nalının uğurlu, kara kedinin uğursuz, baykuş ötmesinin kötülüğe işaret ettiğine inanılması gibi bir çok hurafe bu gün dahi batılı toplumlarda yaygın olarak bulunmaktadır.

 

  • PAYLAŞ